Ehliyet ve Liyakat

Ehliyet ve Liyakat


“Emaneti/işi ehline verme” prensibi İslâm inancının en temel kurucu ilkelerinden birisidir. Hatta vahyin kesin emridir. İlgili ayette “Allah size kesinlikle emaneti ehline vermenizi emrediyor…” (Nisa 4/58) buyruğu yer almaktadır. Ayet “İnsanlar arasında hüküm vereceğiniz zaman adaletle hükmedin” emriyle devam etmektedir. Değişik ayetlerde de emanete riayet (Müminûn 23/8), insana verilen sorumluluğa ve sorumluluk bilincine vurgu yapılmıştır (Ahzâb 33/72).

 

Dinin bu kurucu ilkesini hayata tatbik eden en güzel örnek hiç kuşku yok ki, Hz. Peygamber’dir. Ondan sonra müminlerin idaresini üstlenen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i başarıya götüren en önemli muharrik unsurlarından birisi de, bu ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmış olmalarıydı. Ancak daha sonraki dönemlerde bu konuda yeteri kadar özen gösterildiğini söylemek zordur.

 

Hz. Peygamber görevlendirmelerde kendisine yakın olanı değil, layık olanı tercih etmiştir. Siyasi ve dünyevi konularda kendisine herhangi bir öneri geldiği zaman, “ben daha iyisini bilirim” mantığıyla hareket etmemiş ve önerileri dikkate almıştır. Birçok kez de öneri üzerine karar değiştirmiş, hatta “Siz dünya işlerini benden iyi bilirsiniz” diye hakkı teslim etmiştir. İdari görevlendirmelerde hem kabile dengelerini, hem ensâr ve muhâcirler arasındaki dengeyi hem de liyakat ilkesini dikkate almıştır. Sorumluluk verdiği kişinin mezhebi, meşrebi veya statüsünü değil, ehliyetini ve kabiliyetini ölçü almıştır. Hatta yeri gelmiş inancına bile bakmamıştır. Nitekim hicret gibi tehlikeli yolculuğa bile henüz müşrik olan Abdullah b. Uraykıt ile çıkmış ve onu rehber olarak görevlendirmiştir. İşini layıkıyla yapan İbn Uraykıt, farklı güzergâh kullanarak müşriklere yakalanmadan kafileyi Medine’ye ulaştırmıştır.

 

Hz. Peygamber Medine’de site ölçeğinde devlet kurduğu zaman, görev dağılımı yaparken kendisine yakınlık/uzaklık gibi kriterleri değil yine liyakati ve ehliyeti ölçü almıştır. Bununla ilgili dikkat çekici örneklerden birisi Medine’nin eşrafından olan Sa’d b. Ubâde ile ilgili kararıdır. Sa’d, mensup olduğu Hazrec kabilesinin şefi Esad b. Zürâre vefat edince, onun yerine kabilesinin Resulüllah nezdindeki temsilcisi olmasını istemiş, ancak Allah Resulü uygun bulmamıştır. Oysa Sa’d hem çok yakınındaki isimdir hem de yaptığı yardımlarla birçok kez Resulüllah’ın övgüsünü almıştır. Dolayıısyla talip olana değil, layık olana görev vermiştir. Hırslı bir kişiliğe sahip olan Sa’d b. Ubâde, Hz. Peygamber vefat ettiği gün başkanlık yarışını başlatan ve bu işe muhacirleri ortak etmek istemeyen kişidir. Hatta onun bu girişim neredeyse ümmeti ikiye bölecek noktaya kadar varmıştır. Bu detay aynı zamanda Resulüllah’ın insan tanıma konusundaki hassasiyetini veya ferasetini de ortaya koymaktadır. Diğer yandan Resulüllah onu tamamen de dışlamamıştır. Nitekim Mekke’nin fethi sırasında Hazrec’in komutanlığını ona vermiş, ancak ordu Mekke’ye girmek üzereyken Sa’d sorumsuz söylemlerde bulununca onu azledip görevi oğluna vermiştir.

 

Benzer bir örnek Resulüllah’ın Ebû Zer’le ilgili kararıdır. Samimi bir Müslüman olan Ebû Zer, görev talebinde bulununca Resulüllah idareciliğin ağır sorumluluk olduğunu söylemiş ve nazik bir şekilde uygun bulmadığını ima etmiştir. Israr etmesi üzerine devlete ait develerin sorumluluğunu ona vermiş, fakat bir süre sonra Ebû Zer develerin bir kısmını yağmacı kabilelere kaptırmıştır.

 

Anlatılana göre 628 yılında mescidi genişletme çalışmaları devam ederken Benû Hanife kabilesinden bir heyet Medine’ye gelmişti. Aralarında bulunan Talk b. Ali’nin usta olduğu ve inşaat çalışmalarına katılıp balçık şeklinde yoğrulan kerpiç kalıplarını döktüğü, onun maharetini gören Resulüllah’ın hayranlıkla izlediği ve bu işin ona bırakılmasını istediği rivayet edilir. Oysa bu şahıs Medine’ye geldiği için henüz Müslüman değildi. Keza Mekke fethedildiği zaman gencecik Attâb b. Esîd’i de şehrin valiliğine getirmiştir. Hâlbuki Attâb fethe kadar henüz Müslüman değildi. Yetenekli bir idareci olan Attâb, sorunsuz bir şekilde Mekke’yi idare etmiştir. Dikkat edilirse Resulüllah vefat ettiği zaman birçok yerden isyan ve irtidat sesleri yükselirken, en son alınan yerlerden birisi olmasına rağmen Mekke’de herhangi bir sorun yaşamamıştır. Benzer örnekler çoğaltılabilir, ancak sadece bunlar bile Resulüllah’ın ehliyet ve liyakat konusundaki hassasiyetini ortaya koyması bakımından yeteri kadar fikir verir mahiyettedir.

 

Son olarak şunu hatırlatalım ki, dindarlığı sadece ibadetten ibaret gören geleneksel Müslüman bilinci, dinin bu önemli ilkesini/emrini dikkate almadığı gibi, Resulüllah’ın sünnetine bağlılık vurgusu yaparken de bu konudaki hassasiyetini hiç hatırlamaz veya hatırlamak istemez. Dahası dinin liyakat ilkesini mülakata dönüştürerek yandaş ve candaşlara alan açmaktan, hak-hukuk ihlal etmekten ve kul hakkı yemekten de zerre rahatsızlık duymaz. Oysa din/dindarlık bir bütündür, ilkeleri herkes konuşabilir/dillendirebilir, önemli olan bu prensipleri fiili olarak işletebilmektir.

Google+ WhatsApp