Ehli Sünnet Rozeti Takmak Kişiyi Kurtarır mı

Ehli Sünnet Rozeti Takmak Kişiyi Kurtarır mı


Bed asla necabet mi verir hiç üniforma?

Zerdûz palan vursan eşek yine eşektir.” (Ziya Paşa)

Şahsiyet sahibi insanlar toplumda kendi yapıp ettikleri ile yerlerini alırlar. Ne ailesinin, ne makamının, ne de mensup olduğu etnik gurubun gölgesine sığınarak toplumda yer edinmeye çalışmazlar. Ancak kişilik problemi olan insanlar, toplum içinde yer edinmek için bunların arkasına sığınarak değer kazanacağını zannederler. Eğer elbisenin içinde Allah’ın, resulünün koymuş olduğu ilkelere göre değer ifade eden bir adam yoksa bu sahte görüntü para etmeyecektir. Konunun başına koymuş olduğumuz mısralarda anlatılan:

“Aslı kötü olana üniforma soyluluk vermez.

Altın süslemeli semer vursan eşek yine eşektir.” Mısraları bu gerçeği çok veciz bir biçimde anlatmaktadır. Bu nedenle Ehlisünnet olmak, ehli teşeyyu olmak Allah indinde bir değer ifade etmiyor. Allah indindeki değer ifade eden şey sadece takvadır, sahih iman ve salih amel sahibi olmaktır.

Konunun doğru anlaşılması için öncelikle “Ehil” kelimesinin ne anlam ifade ettiğinin bilinmesi gerekmektedir. Müslümanların dilinde hep dolaşıyor:”Ehli Kitap, Ehli Kıble, Ehli Beyt, Ehli Sünnet, Ehli İlim v.s.

Ehl kelimesi; bir şeye, bir din veya mezhebe, bir şahsa, bir memlekete veya bir ülkeye mensubiyeti/aidiyeti bildirmek için kullanılmaktadır. Ayrıca “üçüncü bab’da “ kullanıldığında ise bir yere alışan her canlı için “evcilleşti” anlamında “ehlî” ifadesi kullanılır. Aynı zamanda bir işi en iyi yapan anlayan, bilen anlamında bir sıfat olarak da kullanılır: “ Emanetleri ehline vermek için 4/58 de, Mensubiyet anlamında Peygamberimizin ev halkı için Ahzab/ 33’ de “Ey ehli beyt” olarak kullanıldığı gibi, Hud/46’da aynı dine inanca sahip olma anlamında:

“Ya Nuh! O senin ehlinden değildi.” Yine Lut ailesi için Hud/40’da da aynı vurgu yapılmıştır. Bir şey “Ehl “ kelimesiyle ifade edildiği zaman en açık ifadesiyle mensubiyet ifade etmektedir. Yani bir üst kimlik ifadesidir. Bir kimse kendisini kime ait olarak görüyor, kime mensup olarak kabul ediyorsa ona aidiyetini ifade etmektedir. Bu demek değildir ki, mensup olduğu dini, düşünceyi, mezhebi, aileyi, ülkeyi v.s. eksiksiz kusursuz temsil edebilen bir ferdidir. Görünüşte o topluma ait olarak bilinir fakat iç dünyası ile o toplumla hiçbir alakası olmaya da bilir. Bunu en açık şekliyle Kur’an’ın Ehl-i kitap konusundaki tanımlamalarında görmekteyiz.

Kendilerini kitaba nispet edenleri Allah-u Teâlâ kitap ehli olarak niteliyor. Fakat yaptıklarının kitapla alakasının olmadığını da ifade ediyor:

Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. Ve onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.”(3/75)  “Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın ayetlerini inkâr edersiniz?”(3/70) buyruluyor.

Ayette geçen ifadelere dikkat edilirse görülecektir ki, kitap ehli denildiği  halde bu insanlar için “Allah’ın ayetlerini niçin bile bile inkâr ediyorsunuz?” ikazı yapılıyor. Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür: Ehli kıble, Ehli İslam, Ehlisünnet içerisinde de ehli kitapta olduğu gibi mensup olduğu yerle alakası olmayan bir dünya insanın olduğunu görüp duruyoruz. Bunlara ne diyeceğiz? Bir toplumu değerlendirirken ait olduğu ülkeye, kabullendiği dine, takip ettiği mezhebe nispet ederek değerlendiririz. Onların içinden A veya B şahsını ele aldığımız zaman daha özele doğru gelerek onu bizzat yapıp ettikleriyle ele alıp, değerlendirmeye tabi tutmamız gerekir.  Kitap ehli içinde kâfirlerin, zalimlerin, fasıkların, münafıkların olduğu gibi; Ehli Sünnet, Ehli İslam içerisinde de bu sıfatları taşıyan insanlar olacaktır. İşte burada bizzat o insanı kendi yaptıklarıyla ele alarak değerlendirmek kaçınılmaz olacaktır. Kur’an’ın Kitap ehli için söylediği her şey, bugün kendisini Kur’an’a, İslam’a nispet eden toplum için de geçerlidir. Çünkü bizler de bugün ehli kitabız. Bunu hem mensubiyet anlamında hem de bizden önceki kitap ehli olanların yaptıklarından dolayı ilahi ikaz ve hükümlere muhatap görülmesi açısından söylüyoruz. Onlar Allah’ın dinine ne yapmışlarsa, bizlerin de onlardan hiç geri kalmadığımızın ispatı, toplum olarak yaşadığımız hayat ve Allah’ın dinini ifsat etmede geldiğimiz noktadır.

Kitap ehlinin yapıp ettikleri şöyle sıralanıyor:

Hakka batılı karıştırmak, bilerek gerçeği gizlemek.(3/71), Günün başında inanıp sonunda inkâr ederek inananları ifsat etmek.(3/72 ) , Hakkı kıskanmak (2/109), Emanete ihanet etmek(3/75), Allah’ın ayetlerini az bir değere satmak(3/199), Allah’ın Kitabını hayata uygulamayı bırakmak(5/68), Allah’ın yolundan sapanların peşine takılıp gitmek(5/77), Kitabı bozmak için ağızlarını kitaba yaklaştırmak, gerçeği eğip bükmek(3/78), Allah’ı bırakıp Rahiplerini ve bilginlerini Rabler edinmek (9/31) gibi.

Bu ümmetin Allah’ın dinine yaptıkları, bu sayılanlardan farklı mı gözüküyor? Konuya insafla baktığımızda fotoğraf karelerinin bire bir uyduğunu göreceksiniz. Şimdi siz bu toplumda tevhidi dil ile söyleyenlerden kaçına malınızı, canınızı emanet edebilirsiniz? En kısa ifadesiyle:

“Müslüman elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir” diye tanımlanıyor. Şimdi kimliğindeki kayıtlardan hareketle veya dilindeki kelime-i tevhitten hareketle kaçta kaçının elinden ve dilinden emin olabileceğimizi sesli veya sessiz biraz düşününce bu insanlar konusundaki düşüncelerimizin yanlışlığını ve tutarsızlığını göreceksiniz. Ancak hukuken İslam zahire göre hükmeder. Kimsenin kalbini yarmaya kimse memur edilmemiştir. Toplumsal düzenin sağlanması açısından durum böyledir. Allah’ın elçisi cemaatinin arasındaki münafıkları seçip çıkarmıyordu. Onların beyanlarını esas alıyordu. Fakat Allah onların gerçek yüzlerini ortaya koyup hükmünü bildirerek onların yüreklerine su serpiyordu:

“Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.”(9/96)

“Münafıklar sana geldikleri vakit: “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın elçisisin” derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına da şahitlik eder.”(63/1)

“Ey mnebi! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!”(66/9)

 Bu ayetlerden sonra Peygamberimiz münafıkların yakasından tutup toplumda teşhir etmemiş, tecrit de etmemiş. Fakat onlarla cihada/mücadeleye devam etmiştir. Ölünce üzerlerine namaz kılmamış ve mezarı başında durmamıştır. (9/84) Bizim de bugün yapacağımız bundan başkası değildir. Birebir muhatap olup bildiklerimiz konusunda şahsi tavrımızı koymada bir sıkıntı yoktur. Tüm yapacağımız da bundan ibarettir. Biz onların muhasebesini tutacak değiliz. Bu işi yapanların olduğuna inanıyoruz. Yeter ki biz bize düşeni yapalım. Allah kendine düşeni yapmaktadır:

“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında “İnandık” derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” “Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(3/119-120)

Türkiye’deki mezhebi ve etnik guruplara bakışın farklılığına gelince; işin bütün vahameti de buradadır. Ne dediğini bilmeyenden ne oluyor ki, müslüman olsun? Olunca da işte böyle oluyor! “Altı kaval üstü şaval.” Ortaya öyle bir şey çıkıyor ki hilkat garibesi gibi. Ne dediğini bilmeyen. Kimden yana olduğunun farkında olmayan. Yapıp ettiği ile kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünün bilincinde bulunmayan bir yığın insan. Rüzgâra göre salınan, güne bakan gibi yön değiştiren bir güruh. Hepsi bundan ibaret. Bilinçsiz ve şuursuz kalabalıklar daima güdülmeye mahkûmdur. Keyfiyetsiz kemiyetlerin kaderi budur.

Allah Teala: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/9) derken; bilmenin başlı başına bir üstünlük olduğunu/güç olduğunu bize hatırlatıyor. Namaza duracağımız zaman insan olarak ne dediğimizi bilecek bir ruh halinde olmamızı istiyor ve: “Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (4/43) buyuruyor. Buna rağmen bizim insanımız bir ömür dinini kitabını bilmeden yaşayıp gidiyor. Hiç düşündünüz mü, bir şey bilinmeden nasıl yaşanır? Bu ayıbımız yetmiyormuş gibi bir de bunu savunuyoruz. Yetmiyor meşrulaştırmaya çalışıyoruz. Bu halimizle bizi kim kurtarabilir?

“Herkes için önünden ve arkasından takip eden melekler vardır, onu Allah’ın emriyle gözetirler. Muhakkak Allah bir topluluğa verdiğini! Onlar nefislerindekini değiştirmedikçe değiştirmez! Bir topluluğa da Allah bir kötülük irade buyurdu mu, artık onun geri çevrilmesine çare bulunmaz. Onlar için O’ndan başka bir veli de yoktur” (13/11)

 Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi kurtulmak bizim gayretimize bağlıdır. Herhangi bir guruba mensubiyet insanın kurtuluşu için yeterli bir sebep değildir. İlk yapılması gereken şey, anladığımız dil ile yazılmış bir Kur’an meali alarak baştan sona anlamak için tertil ile (ağır ağır, anlayarak) okumaktır. Okuduklarımızı hayatla, hayatımızla karşılaştırarak muhakeme ve mukayese yapmak. Öğrendiğimiz doğruları ahlak edinmeye çalışmak. Elimizi, dilimizi, gözümüzü ve kulağımızı Kur’an ile terbiye etmek. Öğrendiğimiz doğruları başkalarıyla paylaşmak için konuşup görüşmeye devam etmek ve bu hal ile hayatı anlamlı kılmaya çalışmak gerekir. Belki o zaman Allah’ın merhametine layık oluruz da bize acır, bizi bağışlar, üzerimizdeki hükmünü değiştirir ve halimizi düzeltir…

Google+ WhatsApp