Ehl-i Ecmain Olmak/1

Ehl-i Ecmain Olmak/1


Allah’ın arzında Müslümanlardan olmakla iftihar etmek, bütün insanların hidayete gelmesini istemek ve sevmek, ehl-i ecmain olmaktır. Ehl-i ecmain olmak; bedevilikten kurtulup medeni olmakla mümkündür. Ehl-i Ecmain olmak; Vela ve bera bilincinin Havf ve reca dengesi ile birlikte Akıl ve kalp bütünlüğüne sahib olmak demektir.

Müslüman olmak, bencilikten kurtulup herkes için olmaktır. Allah’ın kulları için geniş tuttuğunu daraltmaktan, daralttığını da genişletmekten kaçınmak, ehl-i ecmainden olmanın alâmetidir. Bakınız genel kabule göre Zü’l-huveysıra adındaki A’rabi bir gün Medine’ye gelir. Mescid-i Nebevi’ye girer ve Peygamber Efendimizin duyacağı bir ses tonu ile “Allah’ım, beni ve Muhammed’i bağışla, bizimle beraber bir başkasını bağışlama!” diye dua eder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, tebessüm eder ve sonra da “Geniş olanı daralttın” diye A’rabiyi uyarır ve Allah’ın rahmetinin her şeyi/herkesi kapsadığına işaret eder. 

Adam, bir süre sonra kalkar, o gün için sergi bulunmayan toprak-kum zeminli mescidin bir köşesine idrarını yapmaya başlar. Sahabiler müdâhale etmek isterler, Efendimiz, “bırakın işini bitirsin” buyurur. Sonra da büyükçe bir kova su getirtip oraya döktürür. Peşinden de A’rabiyi, “Bu mescid, Allah’ı anmak ve namaz için yapılmıştır. Bu sebeple buraya bevl edilmez” diye ikaz edip bilgilendirir. (Buhari, Vudû 56, 57; Edep 27; Müslim, Taharet 98, 100; Ebu Davud, Tahâret 136, Salat 149; Tirmizî, Tahâret 112; Nesâi, Taharet 44 ) Her iki yönüyle olay aslında bedeviyet ve medeniyet farkını çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır. Ancak “mescidde bevl” hâdisesinin ilginçliği ve baskınlığı sebebiyle, hadis şerhlerinde ağırlıklı olarak işin necâsetten taharet yönü üzerinde durulmuştur. Mezhepler arası görüş farklılıkları uzun uzun anlatılmış, Hz. Peygamber’in huzurunda ondan önce sahabilerin kendiliklerinden olaya müdahale etmek istemelerinin doğru olup olmadığı değerlendirilmiştir. Olayın birinci kısmındaki dua ve Hz. Peygamber’in beyan ve uyarısı üzerinde yeterince durulmamış gözükmektedir. Oysa olayın her iki noktası da “mümin tavrı” ve “ümmet hakları” özünde etraflıca üzerinde durulmaya değer niteliktedir. Zira ümmet için mescidin kulluk merkezi oluşunu dikkate almamak da duada kişisel veya grupsal tahsise/daraltmaya gitmek de mabed, rahmet ve ümmet konusunda gerekli ve yeterli bilgi ve bilinçle hareket etmemek, edememek demektir. Bu ise, ancak hayatını çölde geçiren medeniyetten uzak bir A’rabinin yapabileceği davranıştır. Rahmet-i ilâhi, mescid ve ümmet konularında bilgilendirilmiş medeni mü’minlerin böylesi davranışlarda bulunmayacağı açıktır.

Yüce Rabbimiz, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (el-A’raf Sûresi/156) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz de “Allah’ım, beni ve Muhammed’i bağışla, bizimle beraber bir başkasını bağışlama!” diye dua eden A’rabiye “Geniş olanı daralttın” buyurmak suretiyle önce muhatabına sonra da bütün ümmetine rahmet-i ilahi konusunda onun genişliğine uygun dilek ve temennilerde bulunmak gerektiğini öğretmiş bulunmaktadır. Bu demektir ki, dua ve dileğin sınırını kimden ne istendiği olgusu tayin eder. Nasıl istendiği ise, konuya ait hassasiyeti ve eğitilmişliği gösterir. Diğer Müslümanları ya da daha geniş anlamıyla ümmeti gözardı eden kişisel yahut grupsal istek ve dilekler, bir anlamda, her şeyi kuşatmış olan Allah’ın rahmetini daraltmak, kapsamını sınırlamak, cimrilik etmek ve onu sahip bulunduğu enginliğine uygun olarak algılayamamak demektir. 

Fütüvvet ahlâkıyla hareket eden Müslüman ecmaincidir. “Kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemek” (Buhari, İman 7 ; Müslim, İman 71,72; Tirmizi, Kıyamet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9) kemâl-i iman göstergesi, imandaki olgunluğun olmazsa olmaz şartı olduğuna göre, dua ve dileklerde ümmeti ihmal etmemek, yani “ecmain”cilik yapmak başlı başına bir erdem ve imani bir görevdir. Ümmet bireylerinin ayırım yapmaksızın kendileri için istediklerini birbirleri için de dilemeleri büyük bir iyilik ve dua paylaşımında bulunmak anlamına gelir. Böylece ümmet, dua birliği, duygu birlikteliği anlamında büyük bir sosyal yapı demek olur. Olması gereken de esasen budur.

Allah’ın dini tekelleştirilemez. Günahkâr olsalar dahi alnı secdeli olan hiçbir Müslüman ötelenemez. Kur’an-ı Kerim gibi taptaze bir kaynağa, Hz. Peygamber gibi çağlar üstü bir örneğe ve onun ‘en güzel örnekliği’ne sahip Müslümanlar olarak Kelime-i Tevhid sancağının gölgesi hepimize yeter. Müslümanın Müslümanı mezhebinden, meşrebinden, meslek ve medresesinden ötürü ötelemesi ve itelemesi, küffara esir olmasından beter. Kıyamet şartlarını da yaşasak dinimiz hep ehl-i ecmain olmamızı bizden ister! 

Google+ WhatsApp