Eğitim ve şiddet…

Eğitim ve şiddet…


Eğitim ve şiddet…

 

 

Kısa bir zaman evvel, bir üniversitemizde yaşanan ve hayâtının baharında bir araştırma görevlisinin öğrencisi tarafında hunharca katledilmesiyle neticelenen müessif hâdiseye milletçe üzüldük.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Daha sık şâhit olduğumuz ve bir türlü mâni olunamayan doktorlara yönelik şiddete âşinâyız. Bu şiddetin bir dereceye kadar anlaşılabilir bir tarafı var. Çoğunlukla hastahanelerin acil merkezlerinde yaşanıyor. Hayâtî tehlike yaşayan yakınlarını hastahaneye getiren kişilerin aşırı bir heyecan içinde olmaları beklenen bir şeydir. Zannediyorum ki hasta yakınları doktorların da aynı heyecanla hastalarına yaklaşmasını istiyorlar. Hâlbuki, doktorların müdahalede başarılı olabilmeleri, sükûnetlerini ve soğukkanlılıklarını muhafaza etmelerine bağlıdır. Bu sukûnet ve soğukkanlılık, hasta yakınları tarafından alâkasızlık olarak değerlendiriliyor. Çileden çıkabiliyorlar. Buna bâzı doktorların kabalığı ve hasta yakınlarının cehâleti eklenince, tatsız ve üzücü olaylar yaşanabiliyor. Doğrusu, hasta yakınları ile doktorlar arasındaki iletişimin nasıl işlemesi gerektiği husûsunda bâzı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Sağlıkta şiddet ile mukâyese edildiğinde, eğitimdeki şiddet anlaşılmaz kalıyor. Hasta veyâ hasta yakınlarının sağlık personeline yönelttikleri şiddeti “eğitimsizlik”,”cehâlet” gibi kavramlara yaslanarak bir dereceye kadar karşılayabiliyoruz. İyi ama, eğitim kurumlarındaki şiddeti nereye koyacağız?

“Eğitim” ve “şiddet” arasında ters orantılı bir ilişki olduğu genel kabûl gören bir anlayıştır. Eğitim, modern dünyâda bir “medenîleşme” sürecini anlatır. Öğretimden farkı da burada ortaya çıkar. Öğretim, bireyleri belli meslekler temelinde bilgi ve tecrübe sâhibi kılmayı amaçlarken, eğitim onları “medenîleştirmek” sûretiyle makbûl yurttaşlar hâline dönüştürmeyi gâye edinir.

Medeniyet, medenîlik gibi değerlere dâir güzellemeler hudutsuzdur. Bu yapılırken incelme”(refinement) kavramına başvurulur. Medenîleşerek, tabiat veyâ tabiatımızdan gelen kabalıklarımızdan arındırıldığımız varsayılır.

Kurulan ve ezbere dönüşen bu bağlantılarda ciddî meseleler yattığını düşünürüm. Bir defâ modern medenîlik fikri , “medenîlik” ile “ahlâkîlik” arasındaki bağı en azından gevşetir. Medenî durumların bireylerin ahlâkî formasyonlarının fonksiyonu olarak görmez. Modern dünyâda bireylerden beklenen, ahlâkîleşerek medenîleşmek değil; medenîleş(tirer)ek medenîleşmektir. Ahlâk en negatif (ilişkisel) manâsıyla değerlendirilir. İstenen, sâdece bireylerin birbirlerine zarar vermemeleri ve gayrı şahsî olarak yapılandırılan işlerde takım ruhuyla çalışmalarıdır.

Ahlâkî referansları daralan modern medeniyet fikri, kaçınılmaz olarak insanın vahşî taraflarını “yontan” kaba bir ameliyeye dönüşür. Burada “bastırma “ ve “sindirme” esastır. Norbert Elias, Medenileşme Süreci isimli klâsik çalışmasında bunun çarpıcı târihini yazar. Modern eğitim târihi , bireyleri bastırmaya ve sindirmeye dayanan püritan-dînî bir eğitim olarak başlamıştır. Bu, geleneksel Katolik eğitiminin daha da aşırılaştırılmak sûretiyle devâmıdır. Püritan eğitim, ezici kurallarıyla tam bir kâbustur ve şiddet dâhil her türlü ezici âleti mübah görür.

Bu sindirme ve baskılama aslında bir üretim toplumu inşâsı gâyesiyle örtüşür. Birbirinden kopuk (özel hayâta saygılı) , göz teması bile kurmayan, sâdece soğuk bir şekilde selâmlaşan makbûl yurttaşlardan oluşan, itâatkâr ve çalışkan bir toplum modelidir bu. Foucault, Hapishâne, akıl hastahâneleri, fabrika disiplini ve okul arasındaki kuvvetli ortak payda ve sürekliliklerin arkeolojisini yapan etkili çalışmalar otaya koydu.

Bu kaba medenîleştirme projesi elbette zaman içinde yumuşadı. Bunun sebebi de kapitalizmin ezelî arz-talep, veyâ üretim-tüketim dengesizliğidir. Baskılayarak ve sindirerek bir üretim ordusu inşâ edebilirdiniz; ama bunun bir tüketim ordusuna dönüşmesi mümkün olamazdı. II.Genel Savaş’ın ardından kurulan Keynesyen dünyâda, yeniden bölüşüm kitlesel tüketimi de mümkün kıldı. Üreticiyi tüketiciye dönüştürebilmek için bâzı şeyleri yumuşatmak gerekiyordu. Yavaş yavaş, bireylerin insan olarak ehemmiyeti de vurgulanır oldu. Eğitimin kuralları yumuşamaya, eğitimde insan hakları konuşulmaya başladı. Bu esnemenin görece olduğu unutulmamalıdır.Esas dönüşüm ise 1980’lerde başladı. Pink Floyd’un The Wall Albümü tam da bu evrede çıktı. Üretim toplumu çözüldü ve dağıldı. Tüketim değeri, üretim değerini yıktı. Esnek işler, esnek istihdam baskın hâle geldi. Baudrillard’ın “aşırılık fenomeni” dediği olgu gerçeğe dönüştü. Kaba bürokratik-profesyonel ciddiyetlerin yerini azgın bir toplumsal yılışıklık aldı. 68’in öğrenci liderlerinden birisi olan Hârun Karadeniz ,”Eğitim Üretim İçindir” başlıklı bir kitap yazmıştı. Bugün, bu kitabın hiçbir hükmü yoktur. Yazılırsa, başlığın “Eğitim Tüketim İçindir” olacağı çok âşikârdır.

Bastırmak eylemi, bastıranda bastırdığını yok etmiş olduğu hissini doğuruyor. Hâlbuki, bastıran, olsa olsa geçici bir “zafer” yaşamış olur. Freud, “zârif”,”kibâr”,”medenî” Viyanalıların iç galerilerinde dolaşarak, maskelerini düşürdü. Bastırılmış olan bir şekilde bir “çarpıklık” olarak geri dönmesini bilir. Bu çarpıklıklardan başlıcasının şiddet olduğu da muhakkak.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp