Edilgenlik duygusu

Edilgenlik duygusu


Etkinlik ve edilgenlik duyguları hem kendi başlarına, hem de başka şeyler üzerinden çok sık konuşulur. Edilgenlik, ister gönüllü, ister gönülsüz olsun; bir boyun eğme, kabûllenme hâlini anlatır. Edilgenliğin, baskıların neticesinde ortaya çıktığı, çok kötü bir şey olduğu genel paylaşımın konusu olan bir tespittir. Geleneklerin, bâtıl inanışların insanı edilgenliğe sevk eden âletler olarak değerlendirilmesi de cabasıdır. Modernliğin en büyük iddialarından birisi de, insanın kendisini kuşatan edilgenlik duygusundan kurtarılmasıdır. Modern eğitim ve öğretim felsefesi de aynı iddiayı tekrar eder. Târihsel süreçler olarak bakıldığında, bu kurgunun başarıları olarak değerlendirilebilecek pek çok şey de gösterilebilir. Ama aslında tablo pek de böyle değildir. Bunu nereden mi çıkarıyoruz? Bir bakalım…

Şahsî kanaâtim o dur ki; bilinçlenme olgusu, insan teklerinin , içine doğdukları ve duygusal bağlarla bağlandıkları birincil çevrelerinin kendilerini edilginleştiren tesirlerini hissetmeye başladıkları ortaya çıkar. Bu da , genellikle “bilinçlendiren-başkalarının” dâhil olduğu bir toplumsallaşma tecrübesinin üzerine binâ edilir. Doğrudan, yâni endoktrinasyon yoluyla olabileceği gibi, dolaylı, yâni misâl oluşturma ve mukayese yaptırma imkânı sunarak da olabilir. Neticede birey birincil çevresinin kuşatıcı kozasından çıkar ve “bilinçlenir”. Bunun gereği ise, yeni bir doğrultu kazanmak, hayat tarzı geliştirmek ve “meslekî” olandan “siyâsal” uçlara doğru yelpazelenen çeşitli girişimlere açılmaktır. Ama geçişler basit değildir. Burada mesele bizâtihî süreç değil, onun engellenip engellenmediğidir. Meselâ engellenme tecrübesi yaşamış meslekî başarı hikâyelerinde “engellerin aşılması” süreçleri sâdece kıvanç değil; bir nebze de hınç duygularının içinde anlatılır. Bâzen anlatıcının gözlerinde çakan ışıkları görürürüz. Bu ışıkları çaktıran kıvanç mıdır, değilse hınç mıdır? …Durup düşünmek lâzımdır. Engellere uğrayarak başarılmış bir meslek edinme tecrübelerinin , ne tuhaftır ki kolay kolay siyâsallaştığını pek görmemişimdir. Genellikle , aşırılıktan kaçarlar ve ılımlı siyâsal tercihler yapar bu insanlar..Meselâ yasal-sağ (muhafazakâr) veyâ yasal-sol(sosyal demokrat) olurlar ve ömürlerini bu ezberlerle geçirirler. Bundan da bir eksiklik duymaz; bir yenilenme isteği türetmezler..

Pekiyi, meslekî etkinlik duygusu nereye kadar uzanabilir? Mezuniyet sonrası yaşanan şaşkınlıkları teori-pratik farkı üzerinden geçiştirmek yaygındır. Bence bu bir yere kadar doğru olsa da, esasta yanlıştır. Yatışma hâli, teori-pratik arasında sağlanan bir optimalite değil, düpedüz “işin icaplarına” sağlanan uyumdur. Dahası bunun teoriyle, hattâ normlarla ne kadar uyumlu olduğu çok da mühim değildir artık. İşin icâbı ise rutinleşmeler, işlere bürokratik kalıpların sirâyet edip yerleşmesinden başka bir şey değildir.. Meslek formasyonları için gençlikte verilen destansı mücâdelelerin yerini büyük çoğunlukla kabûllenmeler alır. Formasyon elde ederken yapılan kahramanlıkları bu safhalarda da sergilemek isteyenler olabilir. Ağır bir yenilgiye uğrarlar. Radikalleşmek, politikleşmek için vakit artık çok geçtir.

Meslekî etkinlik duygusu Fordizm ve Taylorizm gibi silindirlerin altında kaldı.

Ardında yaşlı, yorgun ve bıkkın kitleler bıraktı. Verimlilik kaybını gidermeyen, tam tersine derinleştiren yeni profesyonel düzenler ise esneklikleri, sunum ve performanslarıyla bu ağı olguyla yüzleşmeyi erteleten oyunlardır.

Bâzen de tersi olur. Meselâ, birey âilesi eğitim görmesi ve meslek sâhibi olması îtibârıyla destekleniyorsa, meslekî dünyâya geçiş, birincil (geleneksel) ve ikincil (modern) çevreler üzerinden sürekliliğe ve barışa kavuşur. Geçiş bir minnet duygusu olarak tezâhür eder. Edilgenlikten etkinliğe geçişi sağlayacak olan bilinçlenme ise meslekî olandan siyâsal alana kayar. Siyâsal kutup ile meslekî kutup arasında birbirini dışta bırakan böylesi tuhaf bir münâsebet olduğunu görüyorum. Meslekîleşmeye dâir engel görmeyenlerin siyâsallaşması dâima dikkâtimi çekmiştir. Her türlü radikalleşmeye evrilen tercihlerdir bunlar. Bu öylesine tırmanabiliyor ki, şanlı siyâsal mücâdeleler için meslekler unutuluyor, hattâ engel görülüyor, red edilip terkediliyor..

Hâli vakti yerinde , kültürlü orta sınıf âilelerin “kolejli”, “Boğaziçili” ,”ODTÜ”lü çocuklarının radikalizmi hep dikkatimi çekmiştir. Gâliba insanların farkındalık duygularını ve bilinçlerini beslendikleri, destek buldukları tecrübeler değil, yoksun bırakıldıkları, engellendikleri tecrübeler şekillendiriyor. Dahası, insanların, çok farklı söylemlerle ortaya koysalar da ayrıca da bunu gizliden gizliye arzuladıklarını , düşünmeye başladım. Edilgenliğe karşı çıkan her keskin red -bir etkinlik göstergesi-olarak bir sipâriş gibi… Siyâsal eylem târihinin iç aşınması bu.. Bugün elimizde siyâsal eylemin kurucu iddiaları yok. Yeni bir dünyâ kuramayan , kurmak iddiasında da olmayan siyâsal eylemin artık araçsal değil, amaçsaldır. Sâdece refleksleri çalışmaktadır..Bu reflekslerin, eylemcilerin dünyâsında hormonâl karşılıkları ve zaman içinde yol açtığı tatmin gerektiren bağımlılıkları ve ona uygun tedârik zincirleri var.

Modernliğin cesâretlendirdiği etkinlik mâceramızın meslekî ve siyâsal uçları farklı kulvarlar üzerinden hareket etseler de aynı noktada buluşuyorlar..İlginç değil mi?

Google+ WhatsApp