Edgar Mori’nin uyarıları üzerine

Edgar Mori’nin uyarıları üzerine


Edgar Mori’nin uyarıları üzerine

 

 

Bir kaç gün evvel, sıkı bir entelektüel tâkipçi olan dostum Dr. Sabahattin Şen’in haberdâr ettiği , Edgar Morin ile yapılan mülâkatı okudum. Edgar Morin bugün 100 yaşına yaklaşıyor. Edirne’den göçmüş Seferad bir âilenin çocuğu. İktisat, sosyoloji ve felsefe alanında derinleşmiş. “Kaybolmuş Paradigma: İnsan Doğası”, “Aşk, Şiir, Bilgelik”, ”Dünyâ, Vatan”, ”Bizim Avrupamız” gibi Türkçeye de kazandırılmış sayısız çalışması var.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Edgar Morin bâzılarına göre, dünyânın ayakta kalan birkaç filozofundan birisi. Bu tabiî ki biraz abartılı bir değerlendirme. Ama çok ciddî bir düşünür olduğu muhakkak. Bir bakıma, Kant’ın Aydınlanma’yı bir dizi eleştiri üzerinden felsefeleştiren yaklaşımına sâdık. Edgar Morin temelde Avrupa değerlerine bağlı olmakla birlikte eleştirel tavrını elden bırakmıyor. Bununla da kalmıyor, bâzı teklifleri var.

Bahsi geçen mülâkatta Edgar Morin, idrâk ettiğimiz günleri, daha evvel yaşananlardan ayrıştırıyor. Nazi döneminde yaşanan vahşete rağmen herkeste bir “umut” olduğunu; bugün ise umudun yerini derin bir “belirsizliğin” aldığını söylüyor. Hakikâten de öyle. Ümit, belirsizliğin olduğu yerde yaşamaz. Ümidin yok olduğu yerde ise kaçınılmaz bir şekilde etik uçuculaşır. Postmodern güzellemeciler, ümidi kabalaştıran ideolojik nebulanın insanlığın üzerinden kalkmasını bir “ümit” olarak değerlendiriyorlardı. Bu geçiş, deyim yerindeyse sindirilmeden kutlandı. Hâlbuki, geçiş süreci “ümidin tükenmesine” işâret ediyordu. Çünkü ideolojik nebulanın kalkmasına eşlik eden baskın kavram“belirsizlik”ti. “Belirsizlik” ile “etik” uzlaşmaz bir çelişkiyi yansıtır. Bâzı etik değerlere göndermede bulunmak, ki bu en gevşek tarzda yapılıyordu, durumu kurtarmaya yetmez. Bu kopukluk içi boş, nihâyetinde “tüketim” ile eşlenen “refah” hasretini, etik bir amaç olarak yüceltmeyle neticelendi. Hâlbuki “refah” kavramı etikte tınlamaz. Arkası daha beter geldi: Belirsizlik, “risk” kavramı ile eşlendirildi. Risk, tuhaf kimyevî salgılamalara sâhip bir kavram olarak görünür bana. Dopamin hormonlarımıza hitâp ettiğini düşünürüm... Bu hormonlar, dozları elbette farklı olabilir, ama kumar ve kimi zamanlar ölümcül tesirleri ve ihtimâlleri olan yarışlar gibi tecrübelerde zirve yapıyor. “Belirsizlik” etik ile değil, “risk” ile eşlendi. En tuhaf şeylerden birsi de, geleneksel kumarın baskılandığı bir dünyâda, kumar konvansiyonel hâle geldi. Rekâbet kutsandı. Modern spor târihinde gördüğümüz “inceliklendirme” burada da görülüyor. Modern spor, sporun “itiş kakış”a dayalı ana malzemesini kurallı hâle getirir. Rekâbet kutsaması da bunu yaptı. Vahşi bir itiş kakışı inceltti. Bu inceltme profesyonel dünyâyı yeniden yapılandırdı. Mesleklerin etik boyutu “rekâbet” ile rendelendi. Kariyer meslekleşmenin (profesyonelleşme) yerini aldı. Fark, “etik sorumluluk” ile “koşulsuz başarı” arasındadır. Modern kariyer modelinin hiçbir etik derinliği yoktur.

Bu inceltme işi, nesnelliğin, Andre Gorz’un vurucu kavramlaştırmasıyla “maddesizlik” ile eşlenmesine kadar vardı. Keyfiyetler eridi; Edgar Morin’e göre kemiyyete bağlandı: “Her şey hesap ve rakam (kâr, yarar, GSİH, büyüme, işsizlik, yoklamalar…) olduğu gibi toplumun insânî kanaâtleri bile hesap ve rakam olduğu gibi, ekonomiyle ilgili her şey de artık hesap ve rakam sınırlarına alınmıştır” diyor Morin.

Bu kemiyetlendirme sürecinden bilgi de payını alıyor. Derin bir epistemolojik kriz içinde olduğumuz âşikâr. Üniversitelerin sermâye ile eşlendirilmesi, pek çoğu abuk subuk olan bir projeler yarışmasına indirgenmelerine yol açtı. Üniversiteleri bugün “derin” ve “kapsayıcı” bilgi arayışı tarif etmiyor. Darmaduman bir uzmanlaşma üniversitelerin başarısı olarak gösteriliyor. İnterdisipliner olma gayreti plastik bir iş olarak yapılıyor. Uzmanlaşmanın büyüdükçe “derin” bir kültürsüzlenme doğurduğuna işâret ediyor Edgar Morin… Vasatlaşma bunun neticesi... Modern dünyâda siyâset her zaman vasatlık üzerine kurulur, ama, bu defâ vasatlığın da kalitesi düşmüş durumda. Dünyâ siyâsal kültürünün anaakımları, “çoğulculuktan uzak çoğunlukçuluk” ile “çoğunluğu dışlayan tuhaf çoğulculuk” arasında sıkışmış durumda…

Rekâbetin kutsandığı dünyâ Morin’e göre tekmil ”belaltı” vuruşlara açıktır. Bu yıpratıcı süreçler, insanı insanlıktan çıkaran “tükenmişlik sendromunun” menbaıdır. Tumturaklı rakamlarla desteklenen büyümeler, tantalı kalkınmalar, tüketimle ölçülen refah, narsisizmin kol gezdiği kariyer hesapları, stand up’larla yutturulan başarı hikâyeleri asr-ı hâzırayı târif ediyor ve diyalektik mûcibince insanlık bu “uygarlığın” içinde “barbarlığı” yaşıyor.

Tırmanan gerilim Merkez-Dünyâ ile Yarı-Merkez Dünyâ arasında... Kazanan kim olacak; “belirsiz.” Ne Avrupa, ne de Amerikan Rüyâsının aslı çıktı... Yarı-Merkez Dünyâ ise bu ümitsizliği giderecek ve etik boşluğu yeniden dolduracak bir hikâye geliştiremedi. Her şey “baskının kesintisizliği ve yoğunluğu” ile “direncin aciliyeti” arasında sıkışmış durumda. Buna, bâzılarının “entelektüel ihânet” olarak tanımladığı; benim “entelektüel lümpenleşme” olarak değerlendirdiğim bir süreç eşlik ediyor. Bu lümpenliği, “dalaşarak” varolma târif ediyor. Entelektüel bireyselleşme de hınç dolu bir narsisizm ile eşleniyor. Entelijensiya da zayıf. Organik-popülist düşüncenin en sığ sularında yüzüyorlar…

Süreç uzun... Neticeleri yaşayan görecek…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp