Edebiyat – Siyaset İlişkisi Üzerine

Edebiyat – Siyaset İlişkisi Üzerine

Türkiye’nin Batılılaşma tarihinin Türk edebiyatı üzerinden okunması ve değerlendirilmesi hiç de yanıltıcı sonuçlar vermeyecektir kanaatindeyim. Hatta nerede ve nasıl düştüğümüzü görmemiz açısından daha doğru bir okuma olacaktır. Bu öneri, elbette Batılılaşma serüvenimizin tek nedene

Edebiyat – Siyaset İlişkisi Üzerine

 

Yakın tarihimizde edebiyat-siyaset ilişkisini, Batılılaşma tarihimizle edebiyatın nasıl bir ilişkisi olabileceğini ve İslamcılık özelinde siyasi yönelimlerin edebiyatla ne türden bir ilişki kurduğuna dair bazı konuları konuşmamız gerekiyor. Batılılaşma tarihimize edebi ürünler üzerinden bakarsak hangi siyasi yönelimlerle karşılaşırız?

Türkiye’nin Batılılaşma tarihinin Türk edebiyatı üzerinden okunması ve değerlendirilmesi hiç de yanıltıcı sonuçlar vermeyecektir kanaatindeyim. Hatta nerede ve nasıl düştüğümüzü görmemiz açısından daha doğru bir okuma olacaktır. Bu öneri, elbette Batılılaşma serüvenimizin tek nedene indirgenmesi anlamına gelmemeli. Ordu, eğitim ve devlet kurumlarındaki Batılılaşma programları ve çabaları, sanat ve edebiyat ürünleri kanalıyla evlere, yani Türk toplumunun mahremine ve halkın hayatına âdeta enjekte edilmiştir. Tanzimat edebiyatı ve onu izleyen süreçte Batıdan yapılan çeviri eserlere, uyarlamalara ve bunların uzantısı şeklindeki telif eserlere (ki bunların da hemen hepsi birer uyarlamadan ibarettir ve içlerinde çok az özgün ve gerçekten telif sayılabilecek eserler vardır) bakıldığında, bunların hemen hepsinin de Batılı hayatı, geri kalmış Osmanlı ülkesinin geri kalmış halkına taşımak ve ilerlemelerini sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği görülür. Bu süreçte sorunu temelden kavrayan ve asıl bağlamında da çözüm arayan düşünce parıltıları çok azdır. En doğru düşünen insanların bile yerlerini belirlemede, tavır almada ve seçimlerini yapmada önemli açmazlara düştüklerini görürüz. Buradan Batılılaşma tarihimize edebiyat mecrasında bakmanın isabetli olduğunu anlıyoruz. Peki, bütün yönelimler meseleye aynı şekilde mi yaklaşmıştır?

Kabaca ifade edilen İslamcı, Batıcı, Milliyetçi düşünce çizgilerinin hepsinin de aslında ‘Nasıl Batılaşabiliriz?’ sorusuna cevap aradıklarını, düşünsel çizgilerinin zaman zaman ayrışmakla birlikte çoğu yerde de birbirleriyle kesiştiğini görürüz. Aralarındaki farkın çoğu da ayrıntılardadır. Tanzimat’tan Cumhuriyete kadar yaşanan yetmiş seksen yıllık ‘ara dönem’deki düşünce, kültür, sanat ve edebiyat arayışlarının ve önerilerinin genel özelliği bundan ibarettir. Örneğin Namık Kemal, Muallim Naci ve Said Halim Paşa’nın düşüncelerindeki İslamî dokunun, ‘din düşüncesi’ bağlamında ne denli net olduğunu, (arayışlarındaki çabalarını ve samimiyetlerini ayrı tutarak değerlendirdiğimizde) İslamî düşünüşleriyle Batılılaşma mülahazaları arasında çok temel ve isabetli ayrımlar yapabildiklerini söylemek zordur. Yirminci yüzyılın başlarında da durum pek farklı değildir. Yine Ömer Seyfettin’in Milliyetçiliği, Batıcılığı ve İslamcılığı da belirgin çizgilerle birbirinden ayrılabilecek özellikler göstermez. Sürekli sınır ihlalleri yaptığını görürüz. 1923’lü yıllara kadar geçen dönemi özetleyen sloganı biliyoruz: Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim! Düşünürler, edebiyatçılar, sanatçılar ve siyasetçiler, hangi düşünsel çizgiden olursa olsun genellikle bu sloganın etrafında dolaşırlar; onların zaman zaman yan yana, zaman zaman da karşı karşıya geldiklerini görürüz.

Saf tutmalar, Cumhuriyetten sonra, sis dağılıp ortalık aydınlanmaya başladıktan sonra başlar. Böylece Âkif’le, Necip Fazıl’la, Topçu’yla 1950’li yıllara kadar gelinir. Bunun dışında ‘sağ-milliyetçi-muhafazakâr-Batıcı’ yelpazeyle ‘sol (sosyalist)-ulusalcı-Batıcı’ yelpazenin atbaşı ilerlediğini görürüz. Batıcılığın iki ayrı yorumu ve Batılılaşmanın iki ayrı yönteminin yarışı olarak da görülebilir bu iki çizgi. 1950’li yıllardan sonra İslam düşüncesi ikliminde oluşan edebiyat ortamlarındaysa koplekslerinden arınmış, dili, duyarlıkları, geçmişe ve geleceğe dönük değerlendirme ve arayışları, önerileri itibariyle toprağının ve tarihinin dokularına, kodlarına daha yakın duran sanat ve edebiyat ürünlerinin varlığını ve aynı zamanda belirleyici etkisini görürüz. Elbette bu çizginin de kendi içinde tartışılabilecek birçok sorunu var. Sorunlarıyla birlikte aynı eğilimleri, yönelimleri ve arayışları kültür ve siyaset hayatımızda da görürüz.

Öncelikle ‘İslamcı düşünce’ ve ‘İslamcı edebiyat’ kavramlarının ve tanımlamalarının doğru düşünmemizi ve doğru yere ulaşmamızı sağlayabilecek kavram ve tanımlar olmadığının altını çizmek isterim. Kendilerini İslamcı kabul edenler de bu ithamların kendileriyle bir ilgisinin olup olmadığına bakmaksızın tanımlanmayı kabul ederek sahipleniyor ve savunma durumuna geçiyorlar. Eğer biz bu tanımlanmayı kabul edersek, bize yüklenen anlamlarla birlikte ithamları da kabul etmek durumunda kalırız. Yalnızca “Müslüman” diye tanımlamıyorlar ve Müslümanlıkla da itham etmiyorlar bir Müslümanı. Bunları bilinçle ve özenle birbirinden ayırıyorlar. İslamcılık, dinimizin, inancımızın adı mı, yoksa bir düşünüş, yorumlayış ve bir algı biçimi mi? Modern, siyasal, hatta dünyevî bir düşünce, algılayış, yorumlayış ve görme biçimidir İslamcılık. Son derece siyasal manipülasyonlara ayarlı ve açık bir algılama ve görme biçimi. Dinî bir düşünüş ve algılayış değil. İslam düşüncesinin geliştirdiği bir strateji de değil İslamcılık. Batılılaşma rüzgârı karşısında geliştirilen düşünsel bir pozisyon ve bir düşünce biçimi. Dolayısıyla 20. yüzyıldaki sağ ve sol hareketlerin, düşüncelerin düşünsel, stratejik özelliklerinin ve zaaflarının hemen hepsini taşır bünyesinde. Bütün bunları, İslamcılık düşüncesiyle düşünmeye, konuşmaya, yazmaya ve toplumsal düzlemde mücadeleleriyle var olmaya çalışan Müslümanların samimi niyet ve akidelerinden ayırarak söylüyoruz. Türkiye’deki İslamcılığın siyasal-eleştirel dili ve siyasal iktidar karşısındaki kabaran iştihasına, ihtirasına, açlığına ve özellikle de bu noktaya bakıldığında söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

 İslam düşüncesiyle edebiyat, sanat dilinin birbirine katkısına gelince. İslam düşüncesi geleneğinde, din diliyle, düşünce diliyle edebiyat ve sanat dili birbirinden ayrı çizgilerde, ayrı alanlarda gelişip seyretmez. Her zaman biri diğerinin içinde mündemiçtir. Gerek Kuran’da, gerekse daha sonra kurumlaşan ilim ve düşünce geleneğinde ‘dinî düşünce’, hem edebiyat diliyle zenginleşmiş hem de edebiyat ve sanat dilini beslemiş ve zenginleştirmiştir. Dinî düşünce edebiyatı küçümsememiş, mâlâyani görmemiş, edebiyat ve sanat dili de dinî düşünceyi edebiyat iktidarı karşısında yüksünmemiş ve karşısında bir komplekse kapılmamıştır. Estetik dikkat, güzel söz, güzel yazma, hatta güzel yazı vb. İslam düşünce geleneğinin temel dikkatlerinden olmuştur her zaman. Bedi, beyan, kelam gibi kavramlarla sistematikleştirilen söz ve edebiyat, İslam düşüncesinin en güçlü olduğu zamanlarda medrese eğitiminin hemen her dalında herkese okutulurdu. Hiçbir ilim insanı, edebiyat teorilerine ve ürünlerine yabancı değildi.

Düşünsel zayıflığın başladığı süreçte, estetik körlüğün, dilsizliğin ve üslûpsuzluğun da hemen her kurumu ve her yeri kapladığı görülür. Bugün de şiiriyetini yitirmiş bir din kültürü ve düşüncesiyle karşı karşıya olmanın zorluğunu ve dil ve düşünce tıkanıklığını yaşıyoruz. Edebiyat, her zaman İslam düşüncesi için bir dil ve sağlıklı düşünebilme imkanıdır.

Edebi bir akımın siyasi bir yönelime kaynaklık etmesini edebiyat-siyaset ilişkisi açısından nasıl görmeliyiz?

Bizim edebiyatımızın dönem adlarını siyasal tarihimizin dönemleri belirler. Eski Türk Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı,Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı, Batılılaşma Dönemi Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı… 1950’li yıllardan sonra ise yazarların siyasal dünya görüşleriyle belirlenen ve öyle anılan hâlâ aşılamayan edebiyat duvarları oluştu: Sağ edebiyat, Sol edebiyat ve İslamcı edebiyat! Bunların hiçbirisi de tek başına ülkemizde oluşan ‘Türk edebiyatı’ başlığı altındaki birikimimizi temsil ve ifade etmeye yetmedi doğal olarak. Bu nedenle yumruklarda, pankartlarda, kartpostallarda, sloganlarda ve duvar yazılarında öne çıkan ‘politik edebiyat’, her zaman gerçek Türk Edebiyatı’nı geri plana itmiştir.

Özellikle 1950’li yıllardan sonra, Türkiye’de siyaset yapan Müslümanların, siyasal, politik hareketlerin, politik liderlerin, yine aynı zaman diliminde yayımlanan, düşünce ve edebiyat alanında bugün de hâlâ süren birer çığır açan Büyük Doğu, Diriliş, Hareket, Mavera‘yı gibi dergilerinin düşünsel birikimlerini esas ve kaynak aldıklarını söyleyebilir miyiz peki? Keşke böyle olsaydı ama gerçek hiç de böyle değil. Bizde siyaset, tarihi, bugünü ve yarını algılayışı itibariyle son derece güncele ayarlı, son derece yüzeysel, derinlikten yoksun ve popülisttir. Türk siyasetinin ve siyasal liderlerinin (inançları ne olursa olsun) hiçbir zaman birikime ihtiyacı olmamıştır. Müslüman siyasetçiler de bu gibi dergilerin düşünsel, entelektüel birikimine yaslanmadılar, hatta ihtiyaç duymadıkları gibi böyle bir birikimin farkında bile olmadılar. Sadece bu düzlemde yetişmiş harcanmaya teşne kimi insanları zaman zaman harcadılar. Sözünü ettiğimiz yanlışlık elbette yalnızca tek taraflı siyasal bir körlükten kaynaklanmıyordu. Düşünsel, entelektüel birikimin öncüleri de bir tür siyasal ilgisizlik, yetmezlikle mâlül oldu hep. Bizde, siyaset dünyasıyla düşünce ve entelektüel dünya arasında hemen her zaman anlaşılmaz bir kibir ve birbirini küçümseme psikolojisi egemen ve belirleyici oldu; ne yazık ki böyle oldu. Bilinç ve sorumlulukla birbirini tamamlayan, bir duvarı birlikte yükselten bir siyasal ve entelektüel, düşünsel dayanışmaya, en azından Cumhuriyet döneminde tanık olmadık. Entellektüeller hep siyasetçilerin cahilliklerini, donanımsızlıklarını ve yüzeyselliklerini konuşurak kendi söylemlerini oluşturmaya çalıştılar.

Kanaatimce, o yıllar Türkiye’sinin yazar, okur, kitap, yayıncılık, kültür, sanat, edebiyat, düşünsel ve siyasal ortamının en belirleyici özelliği bağlanmışlık/adanmışlık ruhu meselesiydi. Okur da yazar da bu ‘eylemi’ bir tür bağlanma bilinciyle yapıyordu. Yazar için yazı, okur için de okuma eylemi, bir bilin meselesiydi. Dergiler birer mektep hüviyetindeydi. Ama profeyonelleştikçe, modern imkanlarla edebiyat, sanat, düşünce ve kültür, yani bütünüyle ‘yazı’ eylemi, emeksiz ve kolay yoldan öğrenilir, daha doğrusu öğrenilmeden elde edilir oldu. Düşünceyle kalem arasındaki sorumluluk bilinci ve bağı da bitmiş oldu.

Ne yazık ki Türkiye’de siyasal alandaki kabızlık, sanat, edebiyat ve düşünce dünyasını da belirledi. Edebiyatın toplumsallaşması kaygılarıyla yapılan her girişim de özünde hangi niyetlerle yola çıkılırsa çıkılsın, sonuçta edebiyatın ve sanatın ‘tabiatını’ tahrip eder bir sürece dönüştü. Bütün bunlar, edebiyat ve düşüncenin bütünüyle ortadan yok olduğu anlamına gelmiyor elbette.

Edebiyat dediğimiz eylem, hayatımızda, çevremizde olup bitenlerden ve diğer eylemlerimizden ayrı bir dünyada ortaya çıkmıyor. Toplumsal hayatımızdaki yerel, siyasal hadiseler bile edebiyatımızı ve düşünce dünyamızı yönelimleri ve sonuçları itibariyle çok farklı mecralara sürükleyebiliyor. Böyle olması da kaçınılmaz bir durum zaten. Düşünsel, siyasal çalkantıların yansımalarının sonuçlarını çok geç fark etsek bile, kalıcı ve derin etkisini edebiyat, sanat, kültür hayatımızda uzun süre yaşayarak görürüz. İşin tabiatı böyle olmasına karşın, Türk toplumu Tanzimat’tan bu yana bütün düşünsel ve siyasal değişimleri gereği gibi tanıyıp içselleştiremeden, hemen hepsini de kopyalama yöntemiyle çoğaltmış ve hiçbirisinin de künhüne vakıf olmadan yaşamıştır. Türkiye’de batılılaşma çabaları, Batıyı tanımak; modernleşme de modernizmi tanımak ve bilmek gibi düşünsel, felsefi anlamda temel bir kazanımı bile sağlayamamıştır. Modernizm algısı bizde, sömürge mağduru, kompleksli ve zihinsel özürlü, bastığı toprağının sıcaklığını hissedemeyen, kendi kültürel dokusunu ve değerlerini horlayan bir tür züppelik ve zavallılık hâlinde zuhur etmiştir.

Önce kendimize, yani sanat ve edebiyat dünyasının siyasal düzlemi de kuşatan bir perspektifinin olup olmadığına, böyle bir perspektifi oluşturacak kaygı, ilgi, bilgi ve birikimlerinin olup olmadığına bakmamız gerekmektedir. Edebiyat dünyasının siyasal düzlemi de kuşatan bir perspektifi olduğunu söylemek neredeyse imkansız. Buradan bakınca görürüz ki genel olarak beslenme kanalları tıkalı, ufkunda kendisinden, yazıp çizdiklerinden başka bir şeyler yoktur çoğu edebiyatçı ve sanatçının. Politik düzlemde gördüğümüz kimi edebiyatçı ve sanatçıların, birikimleri ve kimlikleriyle bir duruş sergilediklerine hiç tanık olmadık bugüne kadar; tersine hemen hepsi de kendi donanımlarının onda birine bile sahip olmayan ama yalnızca siyasal gücü ellerinde bulunduran kişilerin etki alanının dışına çıkamadıklarını görürüz. Bu bağlamda edebiyatçı, kendi kimliğiyle siyasette yer alamıyor.

İnsanı toplum nezdinde görünür kılmasından dolayı olsa gerek, siyasetin de sanat ve edebiyatın da insanın tabiatındaki doğallığı tahrip edici bir işlevi vardır. En kifayetsiz bir insan bile kendisini müstağni sanabiliyor. Türk siyasal hayatının aktörlerinin neredeyse tamamının bu tuzaklar tarafından teslim alındığını görebiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın milletvekilliği için kimler karşısında hangi durumlara düştüğüne, Necip Fazıl’ın Menderes’e yazdığı mektuplardaki psikolojik travmaya, Sabahattin Ali’nin bağışlanmak için kimlerin karşısında yerlere kapandığına ve daha nice örneklere bakarak siyasetle edebiyat arasındaki etkileşimin nasıl seyrettiği konusunda bir kanaate ulaşabiliriz.

Sonuca bağlamaya çalışırsak şunları söyleyebiliriz:

Genelde her tür düşüncenin, özelde de İslam düşüncesinin yeniden üretilmesinde, hatta üretilememesinde edebiyatın payı büyüktür. Çünkü düşünce, dille üretilir, dilsiz bir düşünce, düşünce değildir; düşünce olduğu muhatapları tarafından anlaşılamamıştır. Burada yalnızca ‘düşünceyi dile getirmek’ten söz etmiyoruz; düşünceyi kuran dilden, yani ‘kurucu dil’den söz ediyoruz. İslam düşünce geleneğinin ne denli edebiyat diline yaslandığından ve bütün imkânlarından yararlandığından yukarıda söz etmiştik. Bu gelenek inkıtaya uğrayınca İslam düşüncesi ‘dilsiz’ kaldı ne yazık ki. Son yüzyıl içinde üretilen İslam düşüncesine topluca baktığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Koskoca, anlı şanlı, unvan sahibi insanların ortaya koyduğu ‘İslam düşüncesi’ bağlamında değerlendirebileceğimiz metinlere baktığımız zaman böylesine bir düşünce ve dil, modern dünyayı anlayıp yorumlamaktan bile aciz kalıyor.

 
 
 
enes günaslan
iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp