Ebabil Kuşlarını Ve Melek Ordusunu Unutmak

Ebabil Kuşlarını Ve Melek Ordusunu Unutmak

Yaşadığımız her bir olumsuzluk, her bir sıkıntıdan sonra Allah’ın ipine nasıl da sarılırız? Başımıza bir müsibet isabet etmeye dursun: “Rabbim yardım et sıkıştım.

Senden başka el açacak kimse bulamıyorum.” Aslında Rabbimiz her daim kendisini bize hatırlatır. Ama insanoğlu her defasında üzerindeki sıkıntı kaldırıldığında gerisin geri dönmeyi kendisine adet edinmiştir.

Bireysel ya da toplumsal bir buhran ile karşı karşıya kalan insanın yakarışları nasıl da yaratıcısına yönelir! Tüm insanlığın fıtratında olan bu gerçek sadece bizim coğrafyamızda değil insanlığın yaşadığı bütün yaşam alanları için geçerlidir. Bu gerçekliği insanoğlu zaman zaman yaşasa da kısa sürede bu yönelişin üzerine sünger çekip yine yaratıcısının isteği dışında başka ilahlara uymayı adet edinmiş durumdadır. Sözünü ettiğim durum vahiyle sabit bir gerçekliktir:

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgarın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman [olanları düşünün,] gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, [ölü- mün] kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de [o zaman] dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.” (Yunus-22)

Söz konusu durum Yunus suresinde insanın gözleri önüne serilmiştir! Her şeyi bir tarafa bırakıp şöyle hissetmeli belki de insan: “Darda kalmış bir insan kapınızı çalıyor. Onun bu sıkıntısını gidermek için ihtiyacını görmesine yardım ediyorsunuz. İhtiyacı görülen bu insan bir de bakmışsınız ki ona açtığınız kapıyı çarpıp gidiyor.” İşte insanoğlu ilahı ile münasebetini tıpkı bu misaldeki gibi kuruyor. Ama ne kadar merhametli bir Allah ki onun bu tavrından sonra onu yerin dibine geçirmeyip tövbe kapısını açık tutarak doğru bir yöneliş ile insanın kendisine yönelmesi için sürekli ona işaretler gösteriyor.

Bir başka anlatım ile söz konusu durum şu şekilde rabbimizden tarafımıza bildiriliyor:

“Gemilere bindikleri zaman, Allah’ın dinini ve düzenini içtenlikle benimseyerek, samimi davranıp Allah’a dua ederler. Fakat onları salimen karaya çı- karınca, bir de bakarsın ki, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşuyorlar.” (Ankebut-65)

Durum aslında tam olarak budur. İnsan kendini emniyettte hissetmediği her zaman Allah’ın ipine sarılmayı tercih eder. Bu durumda hiçbir zıtlık ya da tezatlık görmeksizin bunu yapar. Ama söz konusu durum geçtiğinde bir de bakmışsın ki insan hangi ilaha uyacağını şaşırmış hangisi daha çok hoşuna gidiyorsa onun peşine takılmış. Firavun dahi son dakika da secdeye kavuşmak istemişse fıtraten insan yaratıcısına bağlıdır. Fakat görünen o ki insan başı sıkışmadıkça bu teslimiyeti göstermekten geri duruyor. Ya da rabbimizin bildirdiğine göre çok az insan iman edip sürekli bir korku ve sevgi ile ilahını tanımayı tercih ediyor. Bütün kainatın yaratıcısı olan Allah halimizi en iyi bilen ve görendir.

Kendisinin kulları tarafından her an hatırlanmasını ve anılmasını isteyen Allah mevcut halden ve durumdan haberdar olmasına rağmen ayetlerde de belirtildiği üzere insan kendisine bir an yönelse bile o samimi yöneliş sebebi ile insanın üzerindeki sıkıntıyı kaldırmaya muktedirdir.

Dünya hayatı hiçbir insan için güllük gülistanlık olmamıştır, olmayacaktır da. Vaziyetin aksini iddia eden: “Ben yaşamım boyunca hiç sıkıntı duymadım hiç tercih edecek duruma düşmedim…” gibi bir safsata ile karşılaşmadık ve karşılaşmayacağız. Sadece kendimizi değerlendirmeyip çevremize göz gezdirsek her insanın başında sıkıntı veya sıkıntıların uçuştuğunu görmek hiç de zor olmasa gerek. Sıkıntıların hiçbiri ise daim olmamıştır. Mevcut hal ile yaşamayı öğrenmiş, isyan bayraklarını açıp her yerde halimizi dillendirmiş veya mevcut sıkıntı bir süre sonra üzerimizden kalkmıştır. Bu süreçlerin devamında ise çok fazla bunalılan bu durumların ortadan kalkması belirli bir zaman sonra belki de espiri malzemesi yapılarak dilden dile anlattığımız paylaştığımız gerçekler olmuştur. Bütün yaşananların temelindeki imtihan boyutu unutulmuş bu imtihanda gösterdiğimiz tavır es geçilerek üzerimizdeki sıkıntıyı kaldıran Allah, hep unutulmuştur.

Allah yeryüzünü bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Bu imtihan süresince bizden önceki insanların yaşadığı gibi bizler de sınavlara tabi tutulacağız. Bu sınavlardan en önemlisi ise Allah’ın ilahi kitabında altını bir çok kere çizdiği şirkten uzak durmaktır. Belirli gün ve zamanlarda Allah’ı anmayı din zannetmek insanın bu sınavda vicdani bir rahatlama formülü olmuştur. Allah, bütün bir hayatı kuşatan yani hayatın her alanında kendisinin emir ve yasaklarına uymayı işaret eden tevhid ilkesini insanlık sürecinin her bir döneminde ortaya koymuştur. Akideye uygun davranan insanlar sürecin sonunda mutlak bir zafer kazanmışlardır. Akılın ürettiklerini ve somut olarak gördüklerini vahyin gösterdiği çizgiye tercih edenler ise süreçlerini hüsran ile tamamlamış- tır. İnsanların Allah’ın dışında ilahlık taslayanların ürettiği nedenlere ve bilgilere teslim olmaları onları tevhid akidesinden ve duruşundan her daim uzaklaştırmıştır. Mutlak güç ve otoriteye sahip olan Allah ise çeşitli vakıalar ile gücünü insan oğluna göstermiştir. Buna rağmen insan onun gücüne teslim olmayı geçici istekleri için terk etmeyi tercih etmiştir. Kendisini Allah’ın dinine bağlı gösterenlerin dahi bazı gerçekleri unuttuğu mutlak bir gerçektir.

Konuyu birçok insanın bildiği örnekler ile ele alacak olursak daha anlaşılır olacağını düşünüyorum:

Vaktiyle Allah’ın evi Kabe Ebrehe ve ordusu tarafından hedef alınmıştı. Söz konusu durum karşısında şehrin yerlileri tek bir taş dahi atmazken sadece Allah’ın evini korumasını beklemişlerdi. (Bu eve gelecek zarardan en fazla etkilenecek olanların kendileri olacaklarını bilmelerine rağmen.) Allah mutlak gücünü ortaya koyarak bu duruma izin vermemişti. Ebabil kuşları Ebrehe’nin ordusunu tarumar etmişti. Söz konusu duruma şehrin tamamı şahit olmuştu. Bunu tüm insanlığı ve kainatı yaratan Allah’ın yaptığını anlamamak ya da bilmemek ne mümkündü ki ? Bütün bu yaşananlara rağmen yani şahit oldukları olaya rağmen Allah’a yönelişleri çok kısa sürmüş tekrar topukları üzerinde dönmüşlerdir. Yaşanan bu olay insanlığın her türlü gerçeğe rağmen sıkıntılar kalktığında nasıl da Allah’tan yüz çevirdiğini göstermektedir. Kainatta olan bütün hadiselerden haberdar olan Allah, bu durumun bilgisine de sahiptir. Zaten yarattıklarını en iyi tanıyan Allah İnsanı nankör olarak tanımlamıştır.

Yeryüzünde hiçbir vaka olmasın ki Allah ondan habersiz olsun. Haşa Allah her şeyi duyan ve bilendir. Yer yüzündeki bütün zulümden haberdardır. Ama unutmamak gerekir ki Allah dilerse ebabil kuşlarını ya da bizim bilmediğimiz başka ordularını gönderir de yer yüzündeki bozguncuları hiç karşılaşmadıkları bir yenilgi ile karşı karşıya bırakabilir. İnsanoğlu Allah’ın gücünü tanımamak hususunda ne kadar azgınlaşırsa azgınlaşsın şunu bilmek gerekiyor ki Allah azaplarının artması için bazı insanların imkanlarını genişletmektedir.

Yukarıda bahsi geçen olayda Allah kendisini tanımayan ya da görmezden gelen bir insan grubu olmasına rağmen “Evini” ve beraberindeki coğrafyayı ordusu ile nasıl kurtardığını ortaya koymaktadır. Bir başka yaşanmışlık ise Kalpleri İman ateşi ile yanıp tutuşan öncü İslam nesli ile bizlere sunulmuştur. Hani onlar sayıca az oldukları bir savaşın içinde kalmışlardı. ( Bedir) Ama Allah onları melekleri ile desteklemiş ve savaşta muzaffer kılmıştı. Onların imanları bu yardımı almaları için yeterliydi. Allah hakikat hususunda emin olan ve bu yola kendisini adamış, rızasını kazanmaya çalışan kullarını hep desteklemiştir. Tüm İslam aleminin kabul ettiği bu gerçek ayet ile de sabittir.

“Hani, yardım için Rabbinize yakarıyordunuz; ve O da bunun üzerine size şöyle cevap vermişti: ‘Size birbiri ardından inen bin melekle yardım edeceğim!’ “ (Enfal-9)

Bu durumu kabul eden söz konusu İslam alemi ise dünya güçleri ile karşı karşıya gelmemek için şekilden şekle renkten renge girmek hususunda hiçbir sakınca görmeyip belki de bunu dünya dengesi diye açıklayabiliyor. Acaba bu durumun sebebi kalplerin iman da eksik kalması mı? Yoksa kendilerinden iman noktasında emin mi değiller? Hiç şüphesiz bir şey ya da bir şeyler eksik.

Bir çok muhafazakar-dindar insanın seslendirdiği gibi değil aslında hakikat. Kitaplardan okurken ya da duygusal ambians yaşamak için dillendirirken ebabil kuşları ve melek ordusu varken, gerçek hayatlarında ebabil nedir ki? Melek mi? Bunları hatırlamazlar bile. Bir kere olmuştu… Allah bir daha yapmaya muktedir değil midir? Haşa mutlak güç sahibi bu düşünceden uzak bir güce ve otoriteye sahiptir. Hep elle tutulan gözle görülen nedenlere sığındığı için Rabbinin gücünü unutuyor insan. Sahip çıktıkları koruyucusu olarak gördükleri dinden ve İslami duruştan uzak kitlelerin ve liderlerin şunu çok iyi bilmesi gerekir ki Allah’ın dini onların koruması- na ihtiyacı olmayan bir hakikattir. Dünya dengeleri ya da bölgesel koşullara göre şekilden şekle girip İslam savunuculuğu olacak iş değildir. Allah’ın dininin insanlara ihtiyacı yok, onu insan ayakta tutacak değil, onu yüceltecek hiç değil ama eğer bu dine teslimiyet gösterirse insan korunur ve gerçekten ayakta kalır. Hiç şüphesiz Allah iman edenler ile birliktedir. Allah iman edenleri hiç yalnız bırakmamıştır. İmanın gerektirdiği kararlı ve doğru duruşu sergileyemedikleri için mevcut hallerini bu da imandandır diye sergileyenlerin hesabını Allah muhakkak görecektir.

Resul ve beraberindeki Müslümanlar Kur’an ile hem kendi coğrafyalarını hem de bütün dünyayı karşılarına aldılar. Bu dik duruş onların kalplerindekini değiştirmesi ile oldu. Değişen kalpler toplumu değiştirdi. Böylelikle ortaya gerçek bir İslam toplumu çıktı.

Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır, onu Allah´ın emriyle gözetip korumaktadırlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz) lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiş- tirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O´ndan başka bir veli yoktur. (Ra’d suresi-11)

Kainata düzen koyan Allah hakikat çizgisinin nasıl sürdürülmesi gerektiğini insanlığa bir ışık olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim’ de bir çok misalle somutlaştırmasına rağmen insan: kendisini hep farklı dinamiklerle yaşadığı ya da o zaman ile bu zaman aynı değil … söylemleri ile mutlak doğru duruşun üstünü örtmeye çalışılmakta.

Söz konusu söylemlerde bulunan insanlara sorsan Musa’nın, İsa’nın , Nuh’un, İbrahim’in, Yusuf’un kıssalarını defalarca okumuş belki de nasıl büyülenmiş, gözleri dolmuş, çevrelerine tüyleri diken diken edecek bir söylemle nasıl da anlatmıştır! Ama gel gör ki bütün bu bilgiye rağmen Rabbinin ondan ne istediğini algılayamamış ya da algılasa da bu durum nefsine hoş gelmediği için temiz bir örtüyle bunun üstünü örtmeye çalışmıştır.

Allah’ın evinde: “Kahrolsun Amerika, Allah’ım bize izzet ver, Allah’ım bizi koru, Allah’ım bizi bağışla… dualar edilse de Allah dua edenlerin dillerinin söyledikleri ile kalplerinin, imanlarının uygunsuzluğunu muhakkak bilmektedir. Şüphesiz Allah gerçekten kendisini bir tek ilah olarak kabul edenlere bütün izzeti ve şerefi nasip edecektir. Tarihsel süreç içinde izzet ve şeref yalnızca kendisini yaratan

Allah’ın istekleri yerine getirmeye çalışan ve Rabbinin çizdiği sınırların dışında olan hiçbir hükmü ve kanunu dikkate almayan kullarının olmuştur. Allah onlara yardımlarını çeşitli şekillerde göndermiştir.

Meselenin dönüp dolaşıp geldiği nokta hep aynı ilahi düsturumuz: “La ilahe İllallah” tır. Bu akide temelinde bir yöneliş, bütün yanlışları ortandan kaldıracaktır.

İnsan öncelikle kendisini eminlik içinde Rabbinin kanunlarına, düzenine teslim etmeli ki Allah o toplumu değiştirsin. İnsan kendisindekini değiştirmek bir tarafa : “ Allah’ ım savaştakilere yardım et, Allah’ım koru, Allah’ ım gözet, Allah’ ım düzelt…” yakarışlarında bulunurken ona teslim olmayı kendisine yedirememektedir. Somut olarak yeryüzünde mükafat aradığı için koşarak kendisine yeryüzünde mükafat vereceğini umduğu ilahlar ve bu ilahların dinlerine ( düzenlerine) uymayı tercih ediyor. Allah’ ın dinine uymayanlar hem yeryüzünde hem de ebedi yurtta muzaffer olamayacak.

Teslim olup; izzet ve şeref bekleyenler şunu iyi bilirler ki Allah’ın melek orduları, ebabil kuşları… var. Bütün kainatın yaratıcısı olan Allah tek bir ilahtır. O bir şeyin olmasını istediğinde “ ol “ demesi yeterlidir. Bu mutlak güç yeryüzünde “Ali Cengiz Oyunu” ile hakkı hakim kılmaya çalıştıklarını iddia eden hiçbir iddiacının yöntemini uygun görmemiştir.

murat armık

iktibas

Google+ WhatsApp