Duydunuz mu dostlar, Ramazan geliyor!

Duydunuz mu dostlar, Ramazan geliyor!


Duydunuz mu dostlar, Ramazan geliyor!

 

 

Es­ki Müslümanların ihya ettiği bir “Üç aylar” vardı...

Gelişi şenlik, gidişi bayramdı (Ramazan Bayramı)...

Bu ayları öylesine özümsemişlerdi ki, erkek çocuklarına Recep, Şaban, Ramazan isimlerini verirlerdi.

O tarihlerde zamanın ibadetle irtibatı vardı: Recep ile Şaban hadislerde, Ramazan âyetlerde kutsanmıştı. Ay isimleri değişince, zamanın ibadetle irtibatı koptu: Kim bilir belki de bu yüzden değiştirildi. 

Üç aylarda insanlar daha halim-selim, daha anlayışlı, daha nazik, daha paylaşımcı olurdu...

Zaten “kıble yürekli” insanlardı, ama üç aylarda daha derin bir huşu’ ve huzurla kıbleye yönelirlerdi. 

Böylece ruhen ve bedenen ramazana hazırlanırlardı.

Şurada ramazana az bir zaman kaldı. Kavgalarımıza zerre kadar ara vermiş değiliz.

Al takke ver külah!..

Senin partin, benim partim!..

Senin adayın, benim adayım!..

Senin takımın, benim takımım!

Anlamsız bir “Sen-ben kavgası” almış başını gitmiş.

Kimi politikacılar gök kubbeyi üstümüze indiriyor!..

Kimi televizyon yorumcuları yanardağ olup alev püskürüyor!

Gerginliğin ucu bize de dokunuyor: O kadar ki, yaklaşan ramazanı unutup birbirimize saldırıyoruz.

Kalan vakitlerimizi, “Yaz geliyor, incelelim” seremonisi ile tatil plânları götürüyor.

Ramazan hiç hesapta yok! Hayat projemize ramazan dâhil değil. Bir “Keşke gelmeseydi” dememiz eksik!

Tabii bir de “Yazlık alış-veriş” var: Kışlıklar gardroba, yazlıklar askıya!

Eskilerimiz belli bir yaşa geldiklerinde kefenlerini alır, dolaba koyarlar, ölümü hatırlamak için de sık sık çıkarıp bakarlardı.

Hatta mezar yerlerini bile hazırlarlardı...

Şimdi “Hiç ölmeyecekmiş gibi” yaşıyoruz. Fakat ne çare, ölüyoruz!

“Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;

Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..” (Necip Fazıl).

Eski Müslümanların lüksü, tantanası, modası, gösterisi, gösterişi yoktu. “Dünyevî” beklentilerle kendilerini oyalamaz, gönülleri Kâbe’de yaşarlardı...

“İsraf toplumu” değil, “in­fak (yardım) to­plu­mu”ydu, eskilerimiz... 

Komşunun başı ağrısa yürekleri ağrır, o aç yatıyorsa tok uyumayı “insanlık ayıbı”sayarlardı! 

Bir mahallede birinin aç ve açıkta kalması demek, o mahallede yaşayan tüm zengin Müslümanların ayıplanması demekti... 

Hayat “iman” çerçeveliydi: Allah’ın yasakladıkları, devletin yasaklarından önce gelir, “Elâlem ne der?” kaygısını değil, “Allah ne der?” idrakini baş tâcı yaparlardı.

Çoktan beri hayatımızı inançlarımız şekillendirmiyor, siyasal, sos­yal, ekonomik, çoğu “kâr” amaçlı kaygılar biçimlendiriyor. 

Hayat tarzımız inançlarımızla örtüşmüyor!

Ahiretimizle hayatımızın arasına “lüks” girdi, “teknoloji” girdi, “moda” girdi; kısacası “dünya” girdi!

Bir türlü aşamıyoruz!

 

yeeni akit

Google+ WhatsApp