Düşünde düş gören düş

Düşünde düş gören düş


Bakıyor, bir şeyler görüyoruz. İçimizde bir ölçüye, tarife gelmez bir ‘yer’, gördüklerimizi birbirine ve daha önce bakıp gördüklerimize bağlıyor. Her yeni gelen daha önceden gelenlere eklemleniyor ve bir bütünlük oluşuyor. O bütünlüğün içinde parça-anlam, nihai muhtevasını kazanacağı bütün-anlama kavuşuyor. Peki görsel olan anlamlı olana nasıl dönüşüyor? Bakıp gördüklerimizi tek olarak ve birbirine ilişmiş olarak anlamaya çalıştığımızda kelimeler yardımımıza geliyor. Çünkü kelimeler, zihnimize düşen düşüncelerin binekleridir. Düğümleri çözen şifrelerdir onlar. İyi ama şahitlik ettiklerimizi anlam kalıplarına döken bütün o kelimeleri nereden biliyoruz? Bilmiyoruz, öğreniyoruz onları. Kelimeler anlamların tezahürleri olarak ortaya çıkıyor. Her anlam, tıpkı bizim gibi, varlığını mutlak Varlık’tan alıyor. Her anlam ve ondan doğan her kelime, her şimdide, yani yegane zamanda her ‘can’ın içinde yaratılıyor. Dış dünyada bakıp gördüklerimiz, iç varlığımızda deşifre edilerek anlama, muhtevaya kavuşturuluyor. İnsan bu olan bitenin sahibi değil, şahidi... Elindeki idrak sepetine anlam toplayan müşahidi... Anlamın kaynağı değil, mimarı değil, mucidi hiç değil; aynası, mazharı, tecelligâhı...

 

“Nasıl ki okumayı, bir mesleği icra etmeyi öğreniyor isek, her şeyde ve her daim Tanrı’ya teslim olan kainatı da öğreniriz. Bu süreç çıraklık gibidir. Her çırak gibi çok çaba harcamaya ve zamana ihtiyaç duyarız. Sonunda ehil olmuş kişiler için ise olaylar ve şeyler arasında bir fark yoktur, okumayı bilen için aynı cümlenin kırmızı yahut mavi mürekkeple yazılanında bir fark olmadığı gibi. Çıraklığı biten için her şey kutsal ve sonsuz bir hoşluğa sahip sözün akis etmesidir. Yani onun için artık acı yoktur. Istırap ve ağrılar yalnızca bazı vakaların farklı renkte mürekkeplerle renklendirilmesidir” diyor Fransız düşünür Simone Weil, ‘Allah Aşkı İçin Düzensiz Düşünceler’ kitabında.

 

Kendi hayatımızın içindeki karakterimiz ile bir başkasının hayatının içinden geçen karakterimiz aynı kişi mi? İlkinde kendi karakterimizi kendimiz tarif ediyoruz; ikincisinde karakterimizi bir başkası tarif ediyor. Üçüncü bir kişinin hayatında başka bir karakter, dördüncü de başka bir karakteriz. Bu böyle sürüp gidiyor. Oysa bütün bu karakterlerin hepsi aynı karakterden, yani bizden, ‘ben’den doğuyor. Dünyada var olduğu zannına sahip olduğumuz bütün karakterler kendilerinde ve başkalarında farklı kişilik ve anlamlar yükleniyor ve her kişi anlam olarak sayısızca çoğalıyor. Oysa biz bütün bu karmaşık çoklu ‘varlık’ı, kendimizden çıkarak anlamlandırmaya çalışıyoruz. Muhtemel ki bu gerekli bir şey ama yeterli mi?

 

“Seyrettiğim filmde, baş karakter film izliyordu” dedi gözlüklü olan. “Bu bizi, bir filmde film izleyen bir baş karakteri izleyen bir baş karakter olma ihtimaline açık hale getiriyor” dedi gözlüksüz olan.

 

“Rüyadayken her şey gerçekmiş gibi gelir. Ancak uyandıktan sonra bir gariplik olduğunu anlarız. Bir rüyanın başlangıcını asla hatırlayamazsın. Kendini hep rüyanın ortasında bulursun değil mi?” diyordu Christopher Nolan’ın ‘Inception’ında baş karakter Cobb. Ve Halil Cibran da şöyle diyor ‘Gezgin’de: “Uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine”

 

Bir karahindiba kömecinden üfürülmüş tüyler gibi oraya buraya uçuşuyoruz havada.

 

“Madem ki kafanın içinde buldun,” dedi meczup, “senin olduğunu ne bildin?”

Google+ WhatsApp