Düşmanı Türkiye, dostu İsrail olan Müslüman ülke: BAE

Düşmanı Türkiye, dostu İsrail olan Müslüman ülke: BAE


1948’de kurulan İsrail’in Filistin’i işgaline karşı durmak, yıllar boyu Arap Devletleri’nin ortak politikasıydı. Araplar 1973’e kadar İsrail’le savaştılar. İsrail’in Ürdün’le 1979’da, Mısır’la 1979’da yaptığı barış anlaşmaları bugün hala devam etse de, atılan imzalar Arap halklarının hafızalarında hala “kirli işler” olarak duruyor.

İsrail’in Siyonist emelleri ve işgali bütünüyle tamamlama planları devam ediyor, Filistinliler hala acı çekiyor ama giderek yalnızlaşıyor; ama Arap devletlerinin otoriter yönetimleri artık halkları gibi düşünmüyor. Tel Aviv, Filistin’in ilk başbakanı Ben Gurion’un geliştirdiği, İsrail’le birlikte savaşan Arap devletlere karşı, Türkiye, devrim öncesi İran, Etiyopya İmparatorluğu gibi çevredeki Arap olmayan Müslüman ülkelerle ittifak kurma stratejisini, “Çevre Paktı”nı, çoktan terk etti. Zira Arap ülkeleri İsrail’in varlığına artık tehdit oluşturmuyor, her şey tersine döndü.

Orta Doğu halkları için İsrail’le “normalleşmek” hala kabul edilebilir değil. Bu yüzden 1971’de kurulan Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail’le diplomatik ilişkileri normalleştirme kararı bazıları için şok bir gelişme ve büyük bir değişiklik gibi görünse de, anlaşma, Orta Doğu’yu yakından takip edenler için malumun ilanı niteliğinde. İki ülkenin uzun yıllara dayanan ilişkileri gizli bir gerçekti, sadece resmileşti.

Aslında pek çok Körfez ülkesi, İsrail’le askeri iş birliği, istihbarat paylaşımı, ticaret yapıyor. İsrailli iş adamları farklı pasaportlar kullanarak Arap ülkelerine düzenli olarak uçuyor. Körfez devletlerinin bunları saklama nedeni, kalbinde Filistin davası yatan Arapların tüm bunları ihanet olarak görecek olması. Ancak son yıllarda arada sırada medyaya sızdırılan toplantı, kapı arkası görüşme, küçük iş anlaşmaları haberleriyle Arap halkı İsrail’le normalleşme fikrine alıştırılmaya çalışılıyor. BAE gizli ilişkiyi açıklama zamanının gelmiş olduğuna karar vermiş demek ki... Abu Dabi, uzun yıllardır Türkiye, Katar ve İran gibi Müslüman ülkelere karşı yürüttüğü, bu ülkeleri “en büyük tehdit” olarak resmeden kampanyalarının başarıya ulaştığını düşünüyor olmalı ki, bölgede yeni bir müttefike ihtiyaç duyduğu bahanesiyle İsrail’le yeni bir döneme girdiklerini duyurmuş oldu.

Genel kanı, İsrail-BAE anlaşmasının hedefinde İran bölgesel yayılmacılığının olduğu yönünde. İsrail için bu doğru olabilir, hatta İsrail’in anlaştığı ilk Körfez ülkesi Suudi Arabistan ya da Bahreyn olsaydı, buna ben de ihtimal verebilirdim. Oysa BAE, Orta Doğu’da, ABD yaptırımlarına rağmen İran’la en yoğun ticari ilişkisi olan ülke. Zaten Abu Dabi, hedefinde İran’ın olmadığına dair açıklama da yaptı.

Özellikle Türkiye’ye karşı giderek artan tek taraflı düşmanlığını Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’den, Balkanlara ve Afrika’ya her yerde ortaya koyan BAE’nin İsrail’le normalleşme adımının Türkiye’ye karşı olduğunu çok açık. Bu “Körfez’in FETÖ’sü” olarak tanımlayabileceğimiz BAE’yi iyi tanımayanların, Abu Dabi Veliaht Prensi ve BAE’nin de-facto yöneticisi olan Muhammed bin Zayid’in nasıl bir yılan olduğunu bilmeyenlerin kulağına garip gelebilir ancak gerçek bu. İşgal etmeyi kafasına koyduğu Katar’la birlikte, bölgesel gücü ve nüfuzu her geçen gün artan Türkiye’ye karşı, Suudi Arabistan’la ittifakını güçlendiren BAE, İsrail’le, Yunanistan’la ve diğer pek çok ülkeyle de ilişki geliştiriyor. Yunanistan ve İsrail’le ortak tatbikat yapıyor, ABD’de fonladığı medya ve düşünce kuruluşlarında Türkiye aleyhine yoğun kampanyalar yürütüyor, FETÖ ile kurduğu ilişki devam ediyor, Suriye’de PKK’ya destek veriyor, Esad rejimi ile Türkiye’ye karşı anlaşıyor, Libya’da Hafter’i destekliyor, darbeci Sisi’yi finanse eden ülke olarak Doğu Akdeniz’de Kahire’yi Türkiye’ye karşı kışkırtıyor, vs.

Hatırlayalım, Obama yönetiminin İsrail’in politikalarına mesafeli tutumu, İran’la yaptığı anlaşma sonucu Tahran’ın bölgedeki yayılmacılığını artıran politikaları İsrail’i ve Suudi Arabistan’ı fazlasıyla rahatsız etmişti. Ancak, BAE’nin bununla bir sorunu yoktu; daha ötesi, Washington’ın Ankara’yla arasının giderek bozulması işine geliyordu. “Arap Baharı” adı verilen Arap sokaklarındaki halk ayaklanmalarını tersine çevirmeyi kafasına koyan, darbelere, iç savaşlara servet akıtan BAE, Obama’nın umursamaz tavrından fazlasıyla memnundu. Nitekim, İsrail ve Suudi Arabistan’la ortak endişesi, Arap Baharı’nın gerçekleşme ihtimaliydi. Orta Doğu’da özgür seçimler yapılırsa, monarşileri tehdit edecek bir değişime, monarşileri ve diktatörlükleri sarsacak bir dönüşüme kapı aralayacak gelişmeler durdurulmazsa Körfez’in ve İsrail’in çıkarları tehlikeye düşecekti. Bu durum, Abu Dabi’yi, İsrail ve Körfez ülkelerini yakınlaştırmaya ve ortak çalışmaya yöneltti. Suudi Arabistan’da Kral Abdullah’ın ölümüyle başlayan yeni dönemde, genç, yeteneksiz ve hırslı Muhammed bin Salman’ı, üst üste yaptığı saray darbeleriyle Veliaht Prens konumuna yükselmesiyle beraber parmağında oynatmaya başlayan Muhammed bin Zayed, İsrail’le barış fikrini Riyad için de belirginleştirdi.

Obama, isteyerek ya da istemeyerek bu yakınlaşmaya sebep olurken, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle Suudi Arabistan ve İsrail rahat bir nefes aldı. BAE de yeni başkana ve Amerika’nın yeni Orta Doğu politikasına hızla ayak uydurdu. İsrail, Siyonist planlarını son hızla yeniden uygulamaya başlarken ne Riyad’ın ne Abu Dabi’nin ne de diğer Körfez ülkelerinin sesi çıktı. Bugün BAE, İsrail’le yaptığı normalleşme anlaşmasını Orta Doğu’ya “İsrail Batı Şeria’yı ilhak planını durdurdu,” şeklinde pazarlıyor olsa da gerçek bu değil. Nitekim Trump’ın “Yüzyılın Anlaşması” dediği İsrail’in Filistin’i işgal planı, damadı Jared Kushner tarafından hazırlanırken, ona yardım eden Muhammed bin Zayed ve Muhammed bin Salman’dı. Netanyahu, ilhak planının durdurulmadığını, sadece “geçici olarak askıya alındığını” zaten söyledi.

BAE’nin İsrail’le normalleşmesi, Arap toplumunun ne düşüncelerini ne de duygularını yansıtıyor. Ancak Körfez monarşilerinin gönlünde artık “Filistin davası” yok. O köprünün altından çok sular aktı. İsrail’in Arap dünyasında demokratik bir yönetim istememesinin nedeni de bu; halkın seçtiği liderler başta olsaydı bugünkü tablo ortaya çıkmazdı.

Artık Körfez liderleri için, İsrail bir tehdit değil; Türkiye tehdit, Katar tehdit, (bazıları için) İran tehdit… İsrail için de artık Körfez ülkeleri tehdit değil; Türkiye tehdit, Katar tehdit, İran tehdit… “Düşmanımın düşmanı dostumdur,” yaklaşımı BAE ile İsrail’i müttefik yaptı; devamı da gelecektir.

Google+ WhatsApp