Durakta kalmak

Durakta kalmak


“Ben gelmek istemiyorum!” dedi yerinden hiç kıpırdamadan insanlardan biri. Yeryüzünde ne kadar başka insan kaldıysa hepsi bir an dönüp ona baktı. Aslında zaten hiç kimsenin bir yere gidebildiği yoktu.

Dünya kendini dönüştürerek ileriye doğru adımlar attıkça, insanın da alelacele pılı pırtısını toplayıp peşinden koşuşturması bekleniyor. Neredeyse yerleşik hale gelmiş böyle bir beklenti var. Dünyanın hızına ayak uydurarak peşinden gitmeyenlerin geride kalacağı, oyundan düşeceği varsayılıyor. Böyle bir sürüklenme halinin insana neler yapabileceği, onu nasıl köksüz, ‘vatan’sız, ikametsiz bırakabileceğini dert eden yok. Varsa da, dönüp söylediklerine kulak veren yok. Bugünü, dünü yaşamadığımız gibi yaşıyoruz. Sonradan edindiğimiz alışkanlık ve yönelişlerle yaşıyoruz. Dünkü halimiz, bugünkü halimizle bir köşe başında karşılaşsa muhtemel ki onu tanıyamaz. Kendi hayatımızın evvelki dönemlerine neredeyse bir başkası kadar yabancıyız.

“İnsanların vakit öldürmek için çırpındığı zamanlar bitti. Artık vaktin ölü olarak doğduğu, gelecek ufkunun yerini ‘hemen şimdi’nin aldığı bir çağda yaşıyoruz” diye yazmış ‘Zamanın Kokusu’ isimli derin kitabında Byung-Chul Han.

Dünkü hayatından, kişiliğinden, hikayesinden bütün bütüne kopmayı kabullenmeyenler yadırganıyor. İnatları, ısrarları, muhafaza etmeye çalıştıkları şeyler lüzumsuz bir uyumsuzluğun numuneleri gibi görülüyor. Toprağa kök salmaya, hayatına derinliğine nüfuz etmeye, belli bir hikayeye tutunmaya çalışanlar, bugünün değişime sonuna kadar açık kültüründe kendilerine bir yer bulamamakla, bir tür kültürel mızmızlıkla, modası geçmiş bir duygusallıkla yaftalanıyor. Dünyanın nereye doğru gittiği konusunda hiç kimsenin doğru dürüst bir fikri yok aslında. Ama büyük çoğunluk bunun tedirginliğini yaşamaya bile razı değil, sadece dünyanın peşine takılıp gitmek istiyorlar. Sanki kendilerinden geriye bir şey kalmayıncaya kadar değişmek değişmek değişmek istiyorlar.

“Dünya mı kendi etrafında dönüyor, insanlar mı dünyanın etrafında dönüyor, artık pek emin olamıyorum!” dedi beyaz saçlı adam başını iki elinin arasına almadan hemen önce.

Şimdiki zamanın, tıka basa dolu bir otobüs gibi zaman zaman beklediği durağa uğradığını düşündü. Yerinden kalkıp kalabalığı zorlamazsa, insanları itip kakmaz çekiştirmezse, hatta birilerini dışarıya çekip kendini içeriye atmayı denemezse zaten hiç binme şansım yoktu o otobüslerden birine. O yüzden ne kadar otobüs gelirse gelsin yerinden hiç kalkmayacaktı. Kendisini bir şekilde otobüsün içine atmayı başarmış yolculardan her biri, muhtemelen içeride olmanın verdiği rahatlıkla, duraktaki bankta oturup beklemekten hiç vazgeçmediği halde gelen otobüslerden hiçbirine binmeyen, binmeyi denemeyen bu garip yolcuyu yadırgayacaktı.

“Çoğu kişi dünyaya uyurgezer olarak gelmiştir, herhangi bir şeyin farkına bile varmadan yaşar, buna sebep görevlerini yapar, yapmazsa huzursuz olur, daha kötüsü huzursuz eder. Kendinin ne olduğu ile ilgilenebilecek hassasiyetlere sahip kişi ise ne kadar didinse kendi gözüne girecek bir yol alamaz. Ani parlayışlar, öne geçmeler, birden kavrayışlar, bir göz keskinliği...” diyor Şule Gürbüz ‘Çerçi Sanat’ta yayınlanan söyleşiye verdiği cevaplar arasında.

Bir de şunu düşünün; kendi hikayesini anlatan film artık hiçbir sinemada oynamayan bir karakter ne hisseder?

Google+ WhatsApp