Durağı kaçırmak

Durağı kaçırmak


“Zihnimde bir şeyler dolanıp duruyor” dedi yanındakine doğru hafifçe eğilerek, “ne zaman onları birer ifadeye dönüştürmeye yeltensem araya hep bir şeyler giriyor!”

Yapageldiğimiz şeylerin sürekliliği bir yerde kesilir, araya duraksamalar girer de, o duraksamalar kendi çaplarında birer kara deliğe dönüşürler ve kurulu düzenimize ilişkin bir şeyleri yutarlar diye ödümüz kopuyor. Abartılı bir boşlukları doldurma gayretimiz var, adı konmamış bir işbirliği, tanzim edilmeden, kendi kendine oluşmuş bir işbölümü var sanki aramızda. Bir boşluk oluşursa, en yakın kişi hemen, adeta bir refleksle ok gibi fırlayıp harekete geçecek, bir şeyler yapacak, bir şeyler söyleyecek ve alelacele o boşluğu, hatta henüz tam olarak boşluğa dönüşmemiş o boşluk ihtimalini ortadan kaldıracak ve tehlikeyi savuşturacak, eminiz bundan. Herkesin ortak menfaati için içgüdüsel olarak kurulmuş bir güvenlik düzeni bu. Hepimiz böyle bir düzene, böyle bir adı konmamış tertibata ihtiyacımız olduğunda hemfikiriz içten içe. Hiçbir şey hayatımızı, her şeyin arasında kendine yer bulabilecek o küçük ama fazlasıyla esrarengiz o boşluklar, fazlasıyla bilinmezliklerle dolu o boşluk ihtimalleri kadar tehdit etmiyor çünkü.

“Hemen her yerde mevcut arka plan müziği geleneksel anlamda müzik değildir elbette. Bu tür müzikler zevk alınmak hatta dinlenmek üzere bile hazırlanmazlar. Tek işlevleri sessizliği bozmaktır. Ve sessizlik bozulmalıdır; çünkü sessizlik, boşluğun soğuk, acımasız, korkutucu sessizliğinin hatırlatıcısıdır. İnsanlar bu yüzden, kışın eve gelir gelmez kaloriferleri veya sobayı açtıkları gibi televizyon ve radyoları,

hem de aynı sebepten,

yani soğuğu kovmak

için açmaktadır” diye

yazmış ‘Saçmalıklar Çağı’ kitabında Michael Foley.

Bu zamanda insan, kişiliğinin üstüne giymek zorunda bırakıldığı farklı kıyafetler yüzünden gittiği her yere taşınması güç ağırlıklarını da taşıyarak gidiyor. Yalın halimizin doğal hafifliğinden o kadar uzaktayız ki, yerimizden kıpırdamanın bile büyük bir maliyeti oluyor bize. Dünyayla katmerlenmiş hantal gövdelerimiz anlamın vadilerinde istediğimiz mesafeleri almamıza mani oluyor. Bu yük sebebiyle başımızı da istediğimiz kadar dik tutamıyoruz. Omuzlarımız taşıdığımız ağırlıklardan çöktü çökecek durumda adeta. Keşke çıkarıp çıkarıp atabilsek üstümüzden kendi biçip dikmediğimiz bütün o yabanıl kıyafetleri. Ölü toprağını üstümüzden atıyormuş gibi... Ama o kadar uzun zamandır taşıyoruz ki bu kamburu sırtımızda, yetmiyor mecalimiz buna.

“Oysa ben her zaman korunmasız, her zaman inanmaya hazırdım; uykuda bile kendi kendime bekçilik etmekten vazgeçmezdim. Varoluşumdan hiçbir şey anlamazdım, kendi kendimin bilincinde olmaktan vazgeçememe düşüncesi beni deli ederdi ve güvenle ve dikkatle küçük işleriyle meşgul olan o sade insanları -memurları, devrimcileri, dükkancıları- kıskanırdım. Benim böyle bir kabuğum yoktu” diye yazmış ‘Göz’ kitabında Vladimir Nabokov.

İneceği durağı çoktan geçmiş gibi binmiş bir alamete gidiyor insanlar. İnilecek durak geride kaldığı için artık bütün duraklar birbirinin aynı, inilmesi anlamsız... Mecburen yerinde öylece oturuyor herkes, nereye gittiğini ve bu belirsizliklerle dolu gidişin nerede duracağını bilmeden. Boş bakışlarla çevresini süzerek ve bilmediği şeylerin

cevabını başka yüzlerde bulmayı umarsızca, umutsuzca bekleyerek...

“Hiç kimse yorulduğunu kabul etmek istemiyor” dedi beyaz saçlı adam, “ama biri gelip bu çılgınca gidişatı durdursun diye son bir ümitle bekliyor hepsi içten içe!”

Google+ WhatsApp