Dünyadan savrulmak

Dünyadan savrulmak


Dünyadan savrulmak

 

 

Doğrusu, şu dillerden düşmeyen “gündem” kelimesine kuşkuyla yaklaşanlardanım. Elbette gündem kelimesi veyâ daha genel manâda güncellik, asla ıskalanmaması gereken bir şeydir. Ne var ki; gündem ancak daha genel bağ ve bağlantılarına kavuşturulursa manâlı ve tesirli olabilir. Yâni, “güncelliğinden arındırılmış bir târihsellik”, zihinlerde nasıl büyük bir boşluk ve karanlık doğuruyorsa; “târihselliğinden arındırılmış bir güncellik” de o derecede sığlık doğuruyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Bürokratik tekellerin kırılmasından sonra çeşitlenen yayıncılık işi, başlangıçta büyük bir umut doğurmuştu. Artık, “tek-kaynaklı-tek doğrulu” bir yayımcılığa mahkûm olmayacaktık. Tekelci yayımcılığın 12 Eylül faşizmiyle birleşmesi de beklentileri arttırıyordu. Zâten tekdüze, tatsız-tuzsuz olan siyah-beyaz yayımcılık, 12 Eylül’ün etkisiyle alabildiğine katlanılmaz hâle gelmişti. 1990’lar ise Kenan Evren’in siyâsî ömrünün olduğu kadar, yayım tekelciliğinin de sonu oldu. Ekranlarımız renklendi, çeşitlendi ve daha mühimi şenlendi. Bâzıları hakikâten de akıl dışı olan pek çok yasak kalktı. Büyük bir rahatlama ortaya çıktı.

Türkiye bir aşırılıklar cennetidir. Bunu defâlarca dile getirmeye çalıştım. Bir şeyi aşırılık konusu hâline getirmek için onu trajik bir kıvâma taşımak; karşıtlıklara indirgemek yeterlidir. Sheakespeare Hamlet’inde “Olmak veyâ olmamak; işte bütün mesele bu…” diyordu. Evet; “olmak veyâ olmamak” trajik durumun bizâtihî kendisidir. “Olmak” ile “olmamak” arasında kalan tekmil seçeneklerin tükendiği; ortada sâdece bu iki seçeneğin kaldığı “ender” ama “derin” bir hâldir trajik hâl. Türk edebiyâtında trajedya veyâ trajedyaya benzer bir tarzın olmadığını biliyoruz. Merak etmeyin; bizde niye “şu” veyâ “bu” yok tarzı kompleksli bir tartışma başlatacak değilim. Hattâ, belki de yazacaklarım bu tarz bir tartışmayı var edecek bir iklimin çok, ama çok dışında kalacak. Doğrusu, biz Türklerin, ayrıca trajedya yazmayı gereksiz hâle getiren kuşatıcı bir trajik hâlin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Aradaki her nev’i seçeceği yok sayan ve her şeyi “olmak veyâ olmamak” noktasına sürükleyen bir zihniyet hâli bu. Sheakespeare’in yolu buralara düşseydi; en bâsit bir trafik sorununu, bütün ölümcül riskleriyle; “olmak veyâ olmamak” noktasına rahatlıkla taşıyabilen; “kendinde trajedyanın” “kendisi için trajedya” ya meydan bırakmadığı bu memlekette herhâlde trajedya yazmayı bırakırdı.

Bir baskı kadar tehlikeli olan husûsun, o baskı altında biriktirilenlerin açığa çıkması olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın özgürlük tecrübesi, bu birikimlere kurban edilmiş gibi geliyor bana. O sebeple de, özgürlük daha çok zihinlerde, edebiyatlarda takılı kaldı. Biliyoruz ki özgürlüğün, eğer milâd Fransız Devrimi ise; aradan geçen ikibuçuk asırlık zamâna mukâbil çok az ideali hayâta geçirebildi. Bunun esaslı sebeplerinden birisi; özgürlük ile özgürlüğün açığa çıkardıkları arasındaki çelişki olduğunu düşünüyorum. Bir hayli zor görünüyor, ama özgürlük tecrübesi, eğer bir gün, açığa çıkardığı bastırılmış birikimlerden yakasını kurtarabilirse; yâni özgürleştirdiklerine karşı da özgürleşmeyi sağlarsa tutunum elde edebilir.

İşte, medyatik târih içinde “gündemcilik” dediğim ve “güncelciliğin” en sığ formu olan olgu da böyle doğdu. Yayım tekellerinin kırılması, yayımcılık işini kendi içinde aşırılaştırarak sığlaşmaya taşıdı. Medya belki de yazılı ve şifâhî kültür arasında bir yer tutması bekleniyordu. Ama öyle olmadı; herşeyi, görselliği bile ucuz bir şifâhîliğe taşıdı.

Magazin kültürü; yâni bir takım isimleri önce parlatan; daha sonra da şu veyâ bu sebepten acımasızca “unutturan” öğütücü bir kültürdür. Gözümüze sokan ve unutturan da aynı mecrâdır. İşin en zehirli tarafı da, unutturduklarını, “Bir zamanların şöhretleri şimdi nasıl sürünüyorlar?” kabilinden hatırlatmasıdır. Magazin, aktüalitenin en düşük düzeyidir. Tuhaf olan, en ciddî tutulması gereken konuların, vasat kültürlü modaratörlerin hakemliğinde saatlerce dörtlü beşli setlerle; bol itiş kakışlı magazin düzeylerine çekilmesidir. İstisnâları tabiî ki var; ama anaakım Türk medyacılığında artık günlük siyâset haberciliği ve programcılığı; magazin haber ve programcılığı ve spor haber ve programcılığı arasında geçişler aslında sanaldır. Sözümona konu farklılıkları, taşkınlığın geçişleridir aslında.

Türkiye’nin erken veyâ baskın seçim karârı almasının ardından bütün gündem değişti. Bundan önce, şöyle veyâ böyle Türkiye ile berâber “dünyâyı” konuşuyorduk. Seçim haberinin ardından medya hemen vaziyetini değiştirdi. Artık dünyâyı bıraktık, siyâset esnafının ucuz diliyle “Türkiye’yi dünyâsız” konuşmaya başladık. Ne diyelim; hakkımızda hayırlı olur inşaallah….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp