“Dünya mükâfat yeri değildir”

“Dünya mükâfat yeri değildir”


“Dünya mükâfat yeri değildir”

 

 

Peygamber Efendimizle görüşmek için Medine’ye gelen yabancı elçiler, etrafta önce Devlet Başkanlığı Sarayı arıyorlardı…

Bulamayınca, büyükçe bir ev bakınıyor, yine bulamayınca çevreye soruyorlardı: “Reisiniz nerede oturuyor?” 

Medine’deki diğer evlerden hiçbir farkı olmayan Mescid-i Nebevi gösterilince, ilk büyük şaşkınlıklarını yaşıyorlardı. Ama belki içi tantanalı döşenmişti. O umutla içeri giren elçileri, yeni bir şaşkınlık bekliyordu. Karşılaştıkları manzara, alıştıkları manzara değildi: Eşyasız büyükçe bir oda, yere serili bir deve postu, üstünde bağdaş kurmuş sohbet eden birkaç kişi…

Alışageldikleri Devlet Reisi’ne benzer biri yok…

Ortada ne bir taht, ne ipek halılar, ne altın varaklı çerçeveler… Her yer müthiş bir sadelik içinde. Üstelik sohbet edenler arasında alışa geldikleri Devlet Reisi figürüne benzer hiç kimse yok. Kimse gösterişli bir kıyafet giymemiş, kıymetli takılar takmamış, kimse gurur dolu bakışlarla bakmıyor…

İçerde oturanların hepsi yaklaşık olarak aynı kıyafette, aynı oturuşta, aynı bakışta bütünlenmiş. Çar-nâçar sormak zorunda kalıyorlardı: “Reis hanginizsiniz?”

Bütün gözler derin bir sevgi, büyük bir saygıyla Efendiler Efendisine dönünce, ebedi bir gerçeği idrak ediyorlardı: Anlıyorlardı ki, insanın büyüklüğü tevazuundadır, haşmeti imanındadır, izzeti yüreğindedir. 

Bu örneklerden hareketle, Osmanlı padişahları, yabancı elçileri kabulde mecburen giydikleri gösterişli kıyafetler dışında, sade hayatı seçtiler. Hatta şeytanın ilham edeceği gururdan sakınmak için tedbirler aldılar. Cuma namazı için maiyet erkânıyla birlikte merasimle saraydan çıkarken, medrese talebeleri ve halk yolun iki tarafına diziliyor, koro halinde, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!..” diye bağırıyorlardı. Sultan II. Abdülhamid, hangi gerekçeyle bilinmez, buna son verdi. Gerçi Cuma selamlığı esnasında halk ve talebeler yine yol boyu sıralanıyor, ama artık şöyle bağırıyorlardı: “Devletinle, milletinle çok yaşa padişahım!”.

Osmanlı tahtında, dünya tarihinin kaydettiği en sade hükümdar olan Yavuz Sultan Selim oturuyor. Günlerden bayram. Karşısında Şehzade Süleyman (geleceğin Kanuni’si) var. Süleyman altın-gümüş simlerle işlenmiş ipekliler içinde çocukluğunu yaşıyor: Han babasının elini öpüp bayramını tebrik etmeye gelmiş. 

Yavuz Padişah, biricik oğluna gülümsüyor. Alnından öpüyor. Sonra sevgi ve şefkatle kucağına oturtuyor. İpekli giysilerine dokunup:

“Oğulcuğum” diyor, “anana giyecek elbise bırakmamışsın!” (Süs kadına yakışır anlamında).

Diyeceğim şu ki, lüks ve gösteriş düşkünlüğü ne dini inançlarımızın bir parçasıdır, ne de millî duruşumuzun göstergesidir. Bize Avrupa’dan bulaştı. Zaman içinde dindar Müslümanları da etkiledi…

Daha “dün” emir alır konumdaydık. Daha dün “devlet kapısının kapıcısı” olmayı bile düşleyemiyorduk. Bugün “makam”a kurulduk. “Makam”dan sağa-sola emir yağdırmayı çabucak benimsedik…

Hatta bir hayli de abarttık işi: Halimiz “Görmemişi kral yapmışlar, önce babasını asmış” sözünü hatırlatıyor.

Bir de “Dünya mükâfat yeri değildir” hakikatini unutup öyle bir “keyif” düşkünü olduk ki, sormayın gitsin!

Ömrümüz övgüler, alkışlar arasında geçiyor.

Zevke, keyfe, tantanaya, gösteri ve gösterişe fena alıştık! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp