Dünya Hep Aynı Kalmaz

Dünya Hep Aynı Kalmaz


“Bugün mülk kimindir?” sorusu hiç bu kadar anlamlı gelmedi bana. Ama biliyorum ki insanlığın büyük kısmı bu soruyu yine de üstüne almayacak, insanı mülkün sahibi sanmaya devam edecektir. İnsana, ölmeden önce mülkün sahibi olmadığını itiraf ettirmek koronanın boyunu biraz aşmaktadır…

Bir virüs doğdu Çin diyarından, dünyanın geri kalanına doğru. Ağır aksak ilerledi virüs ve geldi bizi de buldu, bizden başka herkesi de bulduğu gibi. Dost-düşman tanımadı. Belki de o, dost diye yapıştı bulaştıklarına.

Korona salgınının ekonomi, siyaset ve insan ilişkileri bakımından dünyada bir milat olacağını pek çok akîl insan dillendiriyor, bu ayrı bir bahis. Biz virüsün yeryüzüne verilmiş bir layiha olduğunu var sayarak, kendi algımız çerçevesinde, altı çizilmesi gereken yerleri çizelim istedik.

-Meğer dünya gerçekten küçük küresel bir köymüş, onu gördük. Ömrümüz içerisinde dünya toplumlarının ilk defa bu kadar, virüs ortak paydasıyla eşitlendiklerine şahit olduk. Virüs dost-düşman, zengin-fakir, dinli-dinsiz ayırmadı. Kadın-erkek eşitliği de galiba ilk kez gerçek oldu.

-Virüs dünyanın sonunu anımsattı, bir nebze. Kimileri belki kahinlerin kehanetlerine göz attıysa da hızlıca, esas olarak Din’in büyük anlatıları insanlığa ilk defa bu kadar yakın geldi. Olabilirlik katsayısı yüksek göründü kimi modern mülhidlere. Bir acayip virüs dünyadaki bu kadar güçlü devletlerin güç yetiremeyeceği bir işe güç yetirdi: İnsanları evlerine hapsetti. Sokaklar boşaldı, meydanlar, parklar inlere-cinlere kaldı. Muhafazakâr demokrasinin tapınakları kafeler paslanmaya yüz tuttu. Dört tekerlekli metal yığınlarından oluşan daha sahici virüslerin hiç nefes aldırmadığı asfalt yollar nefes aldı. Uçaklar gökyüzünü kuşlara terk etti. Oysa dünya durur da bu uçaklar durmaz sanırdık. Yüksek hızlı trenler “ben oynamıyorum” dediler. Ozon tabakasındaki delikler kapanma yolundaymış. Soluduğumuz havanın kalitesi iyileşiyormuş. Dilim varmıyor da, korona şartları biraz daha zorlasa, Adem ve eşinin yaratıldığı o ilk günde gibi hissedeceğiz kendimizi. Hayatımızda ilk defa, herhangi bir ‘atık’ değil de, insan olduğumuzu fark etmekle yüz yüze geldik.

-Aslında korona virüsü, dünyayı kimyasallar, teknoloji ve öldürücü silahlar cehennemine çeviren azgın insanın yüzüne ayna tuttu. Kendini tanı ve nereye doğru seğirttiğini iyi düşün dedi. Bütün dünyaya koronaya rahmet okutacak şartları da davet eden, fıtrata savaş açmış, içimizdeki beşer kılıklı iblisleri tanımamız için mükemmel bir test yaptı korona.

-Virüs salgınına karşı bizi koruma adına savaş sahnesine sürüldüğünü sandırıldığımız, Haman’ın kulesi misyonlu televizyon ekranlarından George Orwellvari direktifler yağdıran kimi kâğıttan uzman bilim kilisesi rahipleri bir gün acaba sözü korona salgınının olmadığı ‘normal’ günlerdeki gıda terörüne getirirler mi; bütün hayatımızı baştan sona doğallıktan yapaylığa döndüren, bütün insanlığa naylon, sentetik maddeler, boya ve kanserojen yediren; bütün gıdalarımızı zakkumlaştıran kapitalizme projektörleri çevirirler mi, merak ediyorum.

-Bir de baktık ki, taparcasına sevdiklerimizden en alelade eşyamıza kadar ve kendimizce değer biçtiğimiz şeyler meğer bir hiçmiş. Hiçbir şey mutlak değere sahip değilmiş, haktan ve hakikatten başka. Kalıcı olan suyla, atılan köpük temsilini Kitap meğer bunun için vermiş. Paha biçemediğimiz meskenlerimiz, ana-babamızdan daha fazla ilgimize mazhar olan otomobillerimiz, Allah’tan daha çok andığımız fabrika, işyeri, dükkân, mağaza ve plazalarımız adeta dibe çakıldı. “Bugün mülk kimindir?” sorusu hiç bu kadar anlamlı gelmedi bana. Ama biliyorum ki insanlığın büyük kısmı bu soruyu yine de üstüne almayacak, insanı mülkün sahibi sanmaya devam edecektir. İnsana, ölmeden önce mülkün sahibi olmadığını itiraf ettirmek koronanın boyunu biraz aşmaktadır…

-Allah korusun, bu salgının birkaç katı daha tehlikeli, daha tez yayılan ve daha öldürücü bir versiyonu zuhur ettiğinde -rahipler bunu da çıtlatıyorlar- şu anda her şeye rağmen para etmeye devam eden mülklerimiz, emtiamız, menkul araç-gereçlerimiz, paramız-pulumuz, altın ve gümüşümüz, trilyon dolarlarımız o gün bir çöp olacaklar, üstelik çöpleri de başımızın belası olacaktır. İşte ‘gebe develer’in başıboş salıverileceği gün o gündür. Sözün özü korona virüs salgını bize sanki şu hakikati öğretmek için tavzif edilmiş gibidir: Ey oğul Dünya malı tapılmak üzere değildir, ondan ihtiyacın kadar faydalan ve varlığı var edene şükret. Sakın kul olduğunu unutma. Fıtratına yabancılaşma!

-Deprem anındaki anlık kaçışmalarımız virüs salgınında ‘kaçınmalara’ dönüştü. İnsanoğlu kaçmaması gerekenlerden: kardeşinden, ana-babasından, eşinden ve çocuklarından kaçıyor. Olmaz sandığı şeyler bir bir oluveriyor. Bugün artık herkesin kendine yetecek kadar ‘derdi’ var. Anne-babanız burnunuzun dibinde ama ziyaret edemiyorsunuz, anne-babalar çocuklarını, ebe-dedeler torunlarını meçhule terk ediyorlar. İnsanın zorla da olsa öğrendiği gerçek şu: İnsan ne göğe merdiven dayayabilir ne yerin dibine girebilir. Göğe çıksa da kaçıp kurtulması diye bir durum söz konusu değildir. En iyisi insanın kendine, yuvaya, yani Rabbine dönmesidir.

-Virüs salgınına karşı elbette Müslümanlar da herkes gibi, makul ve meşru tedbirleri almalıdır. Müslüman cahil olmadığı için cahil cesareti de Müslümana göre değildir. Fakat diyorum, buradan başka bir ütopyamıza uzanarak; acaba bir gün de Müslümanlar (ümmet-i merhume) kıyam eder de, düşünceye saldıran virüslere; imanımızı, İslam’ımızı, edebimizi, iffetimizi kemiren, Kur’an, Rasûl, salat, Mescid-i Haram gibi değerlerimize kasteden virüslere karşı topyekun bir seferberlik düzenler mi? Acaba korona salgınına gösterdiği titizlenmeyi, harim-i ismetimize tasallut eden bütün kafir tuzaklara karşı bir bilinç ayaklanması başlatmak için de gösterir mi?

-Son olarak bir nokta koymaya geldi sıra. Biz müminler kafirlerle ve zalimlerle aynı dünyada yaşıyorsak da aynı gemide değiliz, hiçbir zaman da olmayız/olamayız. Bizim gemimiz Nuh’un gemisidir. Biz Nuh’un hizbindeniz, Nuh’un talebeleriyiz. Ölüm haktır, hastalık, salgın, doğal biçimde gelen afetler ve başka musibetler de imtihandır. Virüs salgını nedeniyle fizikî olarak dünyanın bütün insanlarıyla aynı şartlara, aynı hastalık, sıkıntı, aynı acı, keder ve aynı ölüm gerçeğine maruz kalmamız bizleri kafirlerle aynı gemiye bindirmez. Biz müminler bütün musibetleri “Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz” teslimiyeti ile karşılamak üzere eğitildik, Eğiticimiz tarafından. Her müminin en çok hayıflandığı şey, ölüme bu iman ve teslimiyet üzereyken tevafuk etmektir. Biz Allah’tan, kafirlerin ummadığı şeyleri umarız. Nuh’un oğlu kendisini gemiye çağıran babasına bir ‘uzman’ edasıyla, dağı gösteriyor, dağa sığınacağım diyordu. Nuh’un, oğlunun binmediği gemisine biz biniyoruz. İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn.

Google+ WhatsApp