Dünden bugüne

Dünden bugüne

“Demek, ta Arabistan’dan kalkıp buralara kadar geldiler… Bütün bölgeyi fethedip İslâm’la tanıştırdılar… Ve biz de onlardan yüz yıllar sonra şimdi buraları rahat bir şekilde ziyaret ediyoruz ha!” diyor içimizden biri. Duyduğu hayret, hayranlık ve huzur

Dünden bugüne

 

Arabamızı park edip eski şehrin iç kısımlarına doğru yürürken, bir yandan da sohbet ediyoruz. “Demek, ta Arabistan’dan kalkıp buralara kadar geldiler… Bütün bölgeyi fethedip İslâm’la tanıştırdılar… Ve biz de onlardan yüz yıllar sonra şimdi buraları rahat bir şekilde ziyaret ediyoruz ha!” diyor içimizden biri. Duyduğu hayret, hayranlık ve huzur sözlerine yansımış. “Evet” diye mukabele ediyorum, “Aynen öyle. Onlar o günkü vazifelerini ve üzerlerine düşeni düzgünce yaptılar, sonrasını hesaplamadılar, menfaat derdine de düşmediler. Cihad ruhuyla bu toprakları İslâm’laştırdılar. Onların gayretleri sayesinde, buralarda Müslümanlık kök saldı. Biz de şimdi onların izlerini takip ediyoruz.”

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

 

Klâsik dönemde “üç beldenin dördüncüsü” namıyla anılan Kayravan şehrindeyiz. Tunus’un orta kesiminde, Emevîler döneminin kudretli komutanı Ukbe bin Nâfi (621-682) tarafından bir garnizon şehri olarak kurulan, bilâhare ilim ve hikmet merkezine dönüşen, “Ukbe Mescidi” isimli ulu camisi İslâm dünyasının dört bir tarafından gelenlerce ziyaret edilen bir belde burası. Kayravan’daki ilmî ve manevî hayat, asırlar boyunca insanları öylesine büyülemiş ki Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra burası “dördüncü şehir” kabul edilmiş. 1100’lü yıllarda yolu Kayravan’a düşen Endülüslü ünlü gezgin ve coğrafyacı Ebû Abdullah Muhammed bin Şerif el İdrisî, gördüklerini şu sözlerle tarif ediyor mesela: “Şehirlerin anası, Arap dünyasının batısındaki en muhteşem belde… Muntazam binalarıyla, nüfusuyla ve heyecan verici zenginliğiyle…”

670’de İfrîkiye (bugünkü Tunus’un tamamıyla, Cezayir ve Libya’nın bir kısmını içine alan bölge) valiliğine tayin edilen Ukbe bin Nâfi, Kuzey Afrika’daki fetihlere rahatlıkla devam etmesine imkân verecek bir şehir kurmak istemişti. Bir askerî karargâh ve garnizon olarak tasarlanan şehrin kuruluşu için, dışarıdan gelecek saldırılara karşı korunaklı, iç bölgede bir konum tercih edildi. Ukbe, Mısır-Mağrib hattındaki bu yeri bizzat kendisi seçti. Cami, meskenler, çarşı ve idarî binalardan oluşan şehrin kuruluşu beş yılda tamamlandı. Yeni şehre ad olan “kayravân” kelimesi, Farsça “kârivân” (kervan, karavan) sözcüğünün Arapçaya geçmiş şekliydi.

Dönemin siyasî gelişmeleri çerçevesinde görevden alındığı birkaç yılın ardından, yeniden İfrîkiye valiliğine tayin edilen Ukbe bin Nâfi, 682’ye kadar Kuzey Afrika’nın tamamında fetih harekâtını devam ettirdi. Atlas Dağları’nı aşarak bugünkü Fas topraklarını hâkimiyeti altına alan Ukbe, kuzeyde Akdeniz kıyısındaki Tanca’nın Hıristiyan valisine (Kont Julian) boyun eğdirdi. Tarih kaynakları, Ukbe’nin, atını Atlas Okyanusu’na sürerek, “Rabbim! Eğer şu deniz engel olmasaydı, senin dinini yaymak ve küfür ehliyle savaşmak için, Zülkarneyn’in yaptığı gibi nice ülkeleri fethederdim!” dediğini kaydediyor. Batılı tarihçilerin “Müslüman İskender” lakabıyla andığı Ukbe, Mağrib’in fethinden Kayravan’a dönerken pusuya düşürülerek şehit edildiği yerde, Cezayir’in Biskra kenti yakınlarındaki Sîdî Ukbe kasabasında mahşer sabahını bekliyor şimdi.

Kayravan, günümüzde harabe bir şehir görünümünde. Surlarla çevrili eski şehir ve Ukbe bin Nâfi Camii, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer aldığından kısmen bakımlı olsa da, fakirliğin somut alametlerini sokakları dolaşırken görebiliyorsunuz. Habib Burgiba’nın uzun iktidarı (1956-1987) döneminde ihmal edilen şehir, 2011’de devrilen Zeynelabidin bin Ali zamanında kısmen ilgi görmüş. Halef-selef diktatörler, Tunus’un potansiyelini daha çok deniz turizmi üzerinden pazarlamayı tercih ettiklerinden, Kayravan adeta kaderine terk edilmiş. Günümüzde de bu uzun ihmalin izleri açık seçik görülüyor.

800-909 yılları arasında Tunus’u yöneten Ağlebîlerin başkenti olan Kayravan, günümüzde o dönemlerden çok sayıda tarihî esere ev sahipliği yapıyor. Mavi-beyaz rengin hâkim olduğu daracık sokaklarda dolaşırken, bir İslâm şehrinin tarih içinde geçirdiği dönemler üzerinde uzun uzun tefekkür etmemek imkânsız. Bu anlamda, tarihin aslında bir tür nöbet değişimi olduğunu, öncekilerden devralınan mirasın sonrakilerin omzunda bir emanete dönüştüğünü, tarihin de bu emanete nasıl muamele edildiğini net bir şekilde gösterdiğini söylemek mümkün.

Söz konusu devir-teslimi sadece Kayravan’da değil, geçtiğimiz hafta cumadan pazara kadar süren üç günlük Tunus seyahatimiz boyunca yolumuzun düştüğü diğer tarihî şehirlerde de (Fâtımîlerin kurulduğu yer olan Mehdiyye, Habib Burgiba’nın memleketi Munastir, Ağlebîler tarafından muhteşem bir ulu camiyle tezyin edilen Sûse, Osmanlıların adeta mücevher gibi bir ulu camiyle taçlandırdığı Binzert ve Afrika’nın en önemli ilim merkezlerinden Zeytûne Külliyesi’ne ev sahipliği yapan başkent Tûnis) gözlemledik.

İslâm dünyasının diğer klâsik şehirleri için de aynı durum geçerli hiç şüphesiz. Tarih okumaları eşliğinde sürdürülecek benzer seyahatler, aslında günümüzdeki sorumluluklarımızı bize hatırlatacak derslere dönüşebiliyor, bu açıdan düşününce. Bizden öncekilerden ne aldık, bizden sonraya ne bırakacağız? Seyahatlerin temel hedefi, bu sorunun cevabını araştırmak aslında.

Tarih, sadece sıkıcı bir kronoloji değil; günümüzde bizlere de bir şeyler söyleyen canlı bir organizma. Böyle bakınca, her seyahat, aslında kalın bir cilt kitabı dikkatlice okumak kadar öğretici ve ibretlerle dolu…

 

taha kılınç

yeni şafak

Google+ WhatsApp