Dönüşenlerin Değişimi

Dönüşenlerin Değişimi


Bir toplum kendi değerleriyle var olur, kişilik kazanır. Her milletin kendine ait bir medeniyeti ve kültürü var. Batılılaşma ile birlikte değişenler tam anlamıyla da dönüştüler. Bu, hâlâ devam ediyor. Tanzimat’tan beri değişmeyen bir şey varsa o da budur. Kapıldıkları gibi bu düşünceyi daha ötelere götürdüler. Hatta onlardan daha çok yabancılaştılar. Sınırları da aştılar. Böyle olunca milletimizle uyum sağlayamadılar. Bu sorun derinleşerek devam ediyor.

 

Bir zamanlar baskıyla dayatılanlara bir yere kadar dayanılabildi. Zamanla her şey bir ölçüde aslına döndü.

 

Burada bir sorun var, bu değişim sadece onlarla sınırlı kalmadı. Müslüman bir toplum giderek onlara ayak uydurdu kimi konu ve alanlarda.

 

Kültürlerin buluşmasında mutlaka etkilenmeler daha açık bir deyişle yararlanmalar olur. Bu, etki altında olanların yaşananları tam olarak içselleştirmesi olur ya da kısmen aldıklarını kendine dönüştürür. Medeniyetlerin buluşmasında da bu böyledir. Avrupa doğu kültüründen fazlasıyla etkilenmiş fakat bu etkiyi kendi lehlerine dönüştürmüşlerdir. Rönesans’ın doğuşu da böyleydi. Onlar zaten hızlı bir değişime gereksinim duyuyorlardı. Çünkü bir tıkanma söz konusuydu. Ya İslâm’a teslim olacaklardı, ya eskiden olduğu gibi yaşamaya devam edeceklerdi. Bu ikisi de olmadı, kendileri hızlı bir değişime girdi. Bu, elbette kolay olmadı.

 

Müslümanların düşüncede, inanışta ve kabullenişte sorunları yok. Kilise gibi bir imparatorlukları bulunmuyor. Servetler ve sermaye kiliseye akıyordu. Bu da kilise ile devleti karşı karşıya getirdi. Bu paylaşıma razı olunamazdı.

 

Caminin insanlar üzerinde bir sultası yoktur, servet edinmiyor. Camiler sadece bulundukları çevrenin birçok ihtiyacını karşılamak üzere imaretler ile özdeşleşiyor.

 

Laikliğin doğuşu Batı’da kilise ile olan sorunlardan kaynaklı.

 

Batı’daki bu kurum buraya da getirildi. Sanki cami ile bir paylaşım varmış gibi. Asıl amaç, Batı’da olduğu gibi burada da dini ve metafiziği devre dışı bırakmak. Bu, milletimizde büyük bir sarsıntı meydana getirdi. Kabullenilemedi. Jakoben anlayış bu sistemi oturttu. Kendilerini Müslüman bilenler veya muhafazakârlar da bunu kabullendi. Sistem ile birlikte var olmak için bu kuruma yaslandılar. Sadece küçük rötuşlarla kimi durumları değiştirmekle yetiniyorlar. Sonuç sadece sistemin kendisini tahkime yarar. Bir reddediş söz konusu olmuyor. Kimse bunu tartışmaya cesaret bile edemiyor.

 

Sürekli Fransız düşüncesinden söz ediyoruz. Bugün çatışma hâlinde olduğumuz Fransız düşüncesinin etkisi oldukça fazla ve devam ediyor. Tanzimat’tan sonra en etkili olan da Fransız düşüncesidir.

 

Bugün, bizde toplumla gerilimli olanlar bu ruhu taşıyorlar. Başörtüsü olayı sadece bir ayrıntıdır. Ondan daha öte bir düşünme çarkı var ve milleti baskı altında tutuyor. Hâlâ kendilerini o zamanda görüyorlar. Oysaki onlara göre muhafazakârlar da onlarla bazı yönleriyle yarış hâlindedirler.

 

Ulusalcılık, Kemalizm, onun amentüsünün dışına çıkamayış bu anlayışın bir sonucu.

 

Bir millet kendisini ancak yenileyerek var olabilir. Buna da şiddetle ihtiyaç vardır. Ya batı düşüncesi içinde iyice eriyecek, tükenecek ya da yeniden özüne kavuşacak.

 

Bizim elbette ki bir sorumluluğumuz bulunuyor. Bu çağa ve bu çağın insanına İslâm’ı anlatmakla yükümlüyüz. Ama yaşayarak ve temsilde kusur etmeyerek.

 

Zor bir dönem, doğrudur. Önemli olan zorlukları aşmak. Temel kavramlarımızı sürekli gündemde tutmak, hayata geçirmek. Yol ve yolculuk adımlarla aşılır. İlk adım önemli. Kendini sorumlu bilenler bu yola koyulmak durumundadırlar. İslâm’a yaşayacak ve anlatacak olan insandır. Kendi kendisini anlatacak değil. İnsanla var olur.

 

Gücümüz inancımız, medeniyetimiz ve dinimizdir. Ondan sıkılacak hiçbir durum söz konusu değildir. Yeter ki samimiyetle bu yola koyulsun, arkası kendiliğinden gelir.

Google+ WhatsApp