Doğusu ile Batısı ile Kudüs, Filistin’in Başkentidir

Doğusu ile Batısı ile Kudüs, Filistin’in Başkentidir

Kudüs, M.Ö. 4000 yıl önce kurulmuş kadim bir şehirdir. Her peygamberin uğradığı bir yer ya da belirli bir süre yaşadığı kutsal bir beldedir.

Son Peygamber Hz. Muhammed’in (as) ise Mirac’a yükseldiği, Müslümanların Medine döneminde 16-17 ay kendisine dönük olarak namaz kıldıkları mübarek bir şehirdir; Müslümanların ilk kıblesidir. Rabbimizin buyruğuyla ‘etrafı bereketli kılınmış’ mukaddes bir beldedir.[1] Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olmasının yanında Harem mescidlerinin de üçüncüsüdür. Hz. Peygamber (as) bir hadis-i şeriflerinde yolculuk ibadet kastıyla üç mescide yapılır; Mekke’deki Mescid-i Haram, Medine’deki Mescid-i Nebevi ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dır.

Kudüs, tarihi süreç içerisinde defalarca saldırıya uğramış her defasında da bu şehir yağmalanarak yakılmış ve yıkılmış, halkı ise sürgün edilmiştir. Nitekim Babil kralı Buhtünasr MÖ. 586’da Kudüs’ü işgal ettiğinde bu şehri yerle bir etmiş, Mescid-i Aksa’yı yıkmış, halkını da Babil’e sürgün etmiştir. Bu şehir daha sonra da Persler, Makedonyalılar ve Romalılar tarafından değişik tarihlerde işgale uğramıştır. Kısacası Kudüs ve Kudüsler Hz. Ömer (ra) dönemine kadar bir türlü huzur ve sükûnete kavuşamamışlardır. Hz. Ömer (ra) tarafından Kudüs işgalden kurtarılınca asıl hüviyetine kavuşturulmuş ve her din[2] mensubunun kendine göre kutsal saydığı yerleri ziyaret etmelerine, buralarda serbestçe ibadet etmelerine dair ferman yayınlanmıştır. Hz. Ömer’den sonra Kudüs, 1099’da Haçlılar tarafından işgal edilmiş ve bu işgal 1187 yılına kadar 88 yıl sürmüştür. Büyük Komutan Selahaddin Eyyubi, Hittin Savaşı ile Haçlıları mağlup etmiş ve tıpkı Hz. Ömer döneminde olduğu gibi tekrar diğer din mensuplarının rahatlıkla ve özgürce ziyaret edebilecekleri hale getirmiştir.

En son işgal ise Siyonist Yahudiler tarafından 14 Mayıs 1948’de gerçekleştirilmiştir.[3] Bu nedenle Filistinliler bugün bile o işgal gününü 15 Mayıs 1948’den beri Nakba (Felaket) günü olarak anmaktadırlar. Siyonist işgalciler tarafından Batı Kudüs 1948’de işgal edilmiş ve akabinde 1949’da Kudüs’ün tamamı başkent olarak ilan edilmiştir. Diğer bir felaket ise 5 Haziran 1967’de 6 gün savaşında yaşanmıştır. Çünkü bu savaşta Doğu Kudüs ile birlikte Batı Şeria, Sina Yarımadası, Golan tepeleri de işgal edilmiştir. Böylece Siyonist İsrail Kudüs’ün tamamını işgal etmiş oldu.

 

KUDÜS’ÜN İŞGALİNDEKİ İHANETLER ZİNCİRİ

 

Filistin’in dolayısıyla Kudüs’ün tamamı kaybedilerek bir avuç Siyonist Yahudi’nin insafına terk edilmesi Arap devlet yöneticilerinin ihanetinden kaynaklanmıştır. Ne yazık ki bu ihanet bugün de devam etmektedir. Bu çerçevede ilk ihanet Şerif Hüseyin ve ailesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Çok gerilere gitmeye gerek yok[4], bu ailenin, en belirgin ihanetini Siyonist İsrail’in kurulduğu 1940’lı yıllarda da çok açık olarak görmek mümkündür. Bilindiği gibi Kral I. Abdullah, Şerif Hüseyin’in bilinen/tanınan üç oğlundan birisidir.[5] Filistin topraklarında henüz Siyonist devlet kurulmadan önce 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılması[6] konulu tasarı BM’de oylanmasından önce, kral I. Abdullah bin Hüseyin, içinde İsrail’in gelecekteki başbakanlarından Golda Meir’in de bulunduğu bir Siyonist delegasyonuyla Amman’da bir araya gelmiştir. Bu görüşmelerde kurulacak Yahudi devletini tanıyacağını belirten I. Abdullah, karşılığında bütün Filistin’i Ürdün topraklarına ilhak etmek istediğini bildirmiştir. Buluşma, anlaşma sağlanamadan sona ermişse de bu, Siyonistler için önemli bir kazanım olmuştur.[7] Nitekim Siyonist devlet 14 Mayıs 1948 Batı Kudüs’ü işgal ettiğinde Mescid-i Aksâ’nın içinde bulunan Doğu Kudüs Ürdün’ün egemenliğine verilmiştir. Kral I. Abdullah, bunu yeterli görmüş ve bu nedenle de diğer Arap devletleri ile birlikte Siyonist İsrail’e karşı savaşa girmemiştir. Çünkü Filistin’in işgali ya da Siyonist bir devletin bu kutsal topraklarda kuruluyor oluşu Kral I. Abdullah için önemli değildi. Kendisi için önemli olan krallığını devam ettirmesiydi. Bu ise ancak emperyal devletlerin desteğiyle kurulan Siyonist devlet ile ilişkilerini iyi bir şekilde devam ettirmesiyle olabilirdi. İsrail’in Filistin’in topraklarını işgalinde I. Abdullah bin Hüseyin’in az katkısı olmamıştır. I. Abdullah’ın bu tavrı Arap Devletleri ve halkları tarafından ihanet olarak değerlendirilmiştir. Nitekim 20 Temmuz 1951 günü cuma namazını kılmak için Kudüs’e gelen Kral I. Abdullah, Mescid-i Aksâ’nın merdivenlerinde bir Filistinli genç tarafından vurularak öldürülmüştür. Abdullah’ı öldüren Filistinli ise 21 yaşında genç bir terziydi.

Şerif Hüseyin ailesinden ikinci ihanet ise Talal bin Abdullah’ın[8] oğlu Kral Hüseyin tarafından gerçekleştirilmiştir. Kral Hüseyin 1967 Haziran savaşında Batı Yaka’nın[9] tamamını ve dolayısıyla Doğu Kudüs’ü hiçbir direniş göstermeden Yahudilere –adeta- teslim etmiştir. Kral Hüseyin ihanetine 1970 Kara Eylül olayları dolayısıyla da devam ettirmiş ve binlerce masum Filistinlinin ölümü ve binlercesinin ise Suriye ve Lübnan’a sürgünü ile sonuçlanmıştır. Bir diğer ihaneti ise 26 Eylül 1994’de imzalanan Akabe Antlaşması ile gerçekleşmiştir. Bu Antlaşmayla, dönemin Ürdün Kralı Hüseyin (Şimdiki Ürdün Kralı II. Abdullah’ın babası) Siyonist İsrail’in meşrulaştırılmasını sağlamış ve Batı Yaka (Batı Şeria) üzerindeki bütün haklarından Siyonist işgalciler lehine vazgeçmiştir. Ayrıca bu anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte karşılıklı olarak sınırlar açılmış ve iki ülkenin birbirlerinin başkentlerinde büyükelçilikler açılması kararlaştırılmıştır.[10]

Kudüs’e ve dolayısıyla Filistinlilere ikinci ihaneti ise Mısır firavunu Enver Sedat yapmıştır. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdu’n-Nasır 28 Eylül 1970’de ölünce yerine Enver Sedat geçmiştir. Enver Sedat, Nasır döneminde Sovyetler Birliği ile olan ilişkileri devam ettirmişse de bu, çok uzun sürmemiştir. 1975’te Sovyetler Birliği ile ilişkileri tamamen kesmiş ve İsrail’le, Kudüs’ü ziyaret ettiği 19 Kasım 1977 tarihinden itibaren iyi ilişkiler geliştirmiş, 17 Eylül 1978’de ABD’nin arabuluculuğunda, İsrail’le masaya oturarak, Camp David Sözleşmesini[11] imzalamıştır. Bu antlaşma ile İsrail tarafından Altı Gün Savaşı’nda ele geçirilen Sina Yarımadası, Mısır’a geri verilmiştir. Barış çabalarının sonucu olarak, Menahem Begin ile birlikte 1978 yılı Nobel Barış Ödülünü almıştı. Böylece Siyonist İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalini kabullenerek Siyonist İsrail’i tanıyan ikinci ülke Enver Sedat’ın[12] başında bulunduğu Mısır olmuştur.

Üçüncü ihanet ise liderliğini Yaser Arafat’ın yaptığı FKÖ tarafından gerçekleştirilmiştir. Siyonist İsrail’in Filistin topraklarında kurulmuş olması özellikle Filistin halkında bir infial meydana getirmiştir. İsrail’in Arap devletleri ile girdiği her savaşta işgal sınırlarını daha da genişletmesi bu infiali daha da artırmıştır. Halk içerisinde özellikle de gençler İsrail’e karşı savaşmak için teşkilatlanmaya başlamışlardır. Bu gençlerin içerisinde öne çıkanlardan birisi de Yaser Arafat’tı. İnşaat Mühendisi olan Yaser Arafat ve bazı arkadaşları, ‘Filistin, ancak Filistinliler tarafından kurtarılır’ düşüncesiyle 1959’de el-Fetih örgütünü kurmuşlardır. Filistin’de kurulan bu ve benzeri örgütler Arap halklarını -özellikle de- radikalleştirir korkusuyla bu Filistinli/Arap gençleri kontrol altında tutmak için Arap devletleri tarafından 1964’de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kurulmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü kuruluşunda kabul ettiği ilkelere göre Siyonist İsrail bir emperyal devletlerin doğal müttefiki olduğu, Filistin topraklarında bağımsız bir devlet olmak için mücadele edeceklerini temel bir ilke haline getirmiştir.[13]FKÖ, kabul ettiği ilkelere göre Filistin topaklarında Siyonist varlık asla kabul edilmeyecektir ve bunu gerçekleştirinceye kadar silahlı mücadele verilecektir. Uzun bir süre 1988 yılına kadar da bu ilkeden taviz verilmemiştir. Filistin halkı, kendi öz değerleri ile yani İslami değerleri esas alarak Şeyh Ahmed Yasin’in öncülüğünde bir mücadele başlatmış ve Aralık 1987’de İntifada’yı gerçekleştirerek Hamas’ın kuruluşunu ilan etmişti. Filistin halkının, Siyonist İsrail’in ve diğer küresel güçlerin hatta FKÖ’nün de daha öncelere rastlamadığı türden bir mücadele başlatmış olması sadece küresel ve Siyonist güçleri endişelendirmemiş, aynı zamanda FKÖ’yü de endişelendirmişti. Çünkü bu mücadele, tam anlamıyla İslami bir mücadeleydi. Filistinliler, çoluğuyla, çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle, genci ve ihtiyarıyla Siyonist tankların karşısına göğüslerini siper ederek bir mücadele vermekte idiler. Küçücük çocukların sapan taşlarıyla tanklara karşı direnmeleri yeni bir mücadelenin ilk işaretleriydi. Nitekim Yaser Arafat bu mücadeleye sahiplenme adına bu çocuklara ‘benim sokaktaki generallerim’ demek zorunda kalmıştı. Ancak ne yazık ki Arafat’ın bu tavrı çok devam etmemiştir. Çünkü bu mücadele, Arafat’a ve dolayısıyla FKÖ’ye rağmen devam etmek olan bir mücadeleydi. Bu ise, Arafat’ın ayaklarının altındaki zemini kaydırmış ve FKÖ’nün yıllardır verdiği milliyetçi, seküler ve laik bir mücadele yerini Hamas önderliğindeki İslami bir mücadeleye bırakmıştı. Bu durum, Arafat’ın/FKÖ’nün de Siyonist ve küresel emperyal güçlerin işine gelmemekteydi. Emperyal ve Siyonist güçler her halükârda Arafat öncülüğündeki mücadeleyi, Şeyh Ahmed Yasin öncülüğündeki İslami mücadeleye tercih etmekte idiler. Ve çok sürmeden Arafat ve FKÖ, bu nedenle, Filistin ve İsrail adıyla iki devletli bir çözüme evet demek zorunda kalmıştı. Çünkü 1982’de Lübnan’dan sürüldükten sonra Tunus’a yerleşen FKÖ için de bu intifada/ayaklanma tehlike teşkil etmekteydi. Çünkü Hamas öncülüğündeki Filistin “Devrimi” hedefine dönük mücadelede dikkatler, FKÖ ve diaspora yerine işgal topraklarına dönmüştür. FKÖ başrolünü/öncülüğünü kaybedebileceği endişesiyle sürgündeki hükümet işlevi gören Filistin Ulusal Konseyi, 15 Kasım 1988’de Cezayir’de toplanmış ve 1967’deki Birleşmiş Milletler kararında yer alan “İki Devlet” çözümünü kabul etmiştir. Böylece Arafat, 14 Aralık 1988’de, BM’nin 242 sayılı kararı kabul ettiğini, İsrail’in varlığını tanıdığını ve terörizmden tamamen vazgeçtiğini açıklamıştır. Bu açıklamanın ardından da Amerika Birleşik Devletleri ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında Tunus’ta 16 Aralık 1988 tarihinde görüşmeler başlamış; ancak buna rağmen Amerika Birleşik Devletleri bağımsız Filistin Devleti’ni tanıdığını açıklamamış, Siyonist İsrail ise barış görüşmelerinde FKÖ’yü muhatap almayacağını belirtmiştir. Buna rağmen el-Fetih örgütü de köklü bir politika değişikliğine gitmiş ve Ağustos 1989’da Tunus’ta yaptığı beşinci kongresinde daha önce kabul edilen İsrail’in ortadan kaldırılması kararından vazgeçildiğini ve Arafat’ın politikasının desteklendiğini açıklamıştır.[14]Yapılan oylama sonucunda kabul edilen kararda ayrıca terörizm kınanmış; BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına[15] dayalı müzakere isteği dile getirilmiştir.

FKÖ’nün bu kararından sonra 1991’de Madrit’te, 1993’te de Oslo’da görüşmeler[16] başlamış ve 5 yıl içerisinde FKÖ’nün sözde bir devlet olarak yapılanması öngörülmüştür.  Ancak her görüşmede olduğu gibi bu görüşmede de belirlenen FKÖ devleti kurulmamıştır. Çünkü Siyonist İsrail, asla bir Filistin devletinin kurulmasını kabul etmez. Çünkü Kudüs’ün tamamından vazgeçmesi, 6-7 milyon Filistinli mültecilerin kendi yerlerine/yurtlarına dönmelerini ve Siyonist yerleşim alanlarından vazgeçmesi asla mümkün değildir. Yapılan bu görüşmeler Siyonist terör devletine daima zaman kazandırmış ve dolayısıyla işgal alanlarını daha da genişletmesine fırsat ve imkân vermiştir.

Arafat, ömrünün kalan bölümünü İsrail ve ABD’nin, kendi kurduğu ‘devletçiği’ tanıması için geçirmiştir. Aslında bu, Siyonist İsrail’in ‘Arz-ı Mev’ud’[17] politikasını tanımamak anlamına gelmektedir. Kendisinin ölümünden sonra yerine geçen Mahmud Abbas da aynı politikayı[18] devam ettirmiştir. Bu politika nedeniyle Hamas’ın 2006 seçimlerinde tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkarıp hükümeti kuracak bir güce kavuşmasına rağmen Siyonist İsrail ve ABD ile birlikte Hamas’ın bu başarısını tanımamış ve Filistin’in Batı Şeria ve Gazze olarak ikiye bölünmesine neden olmuştur.

 

HAMAS DA MI YUMUŞAMAYA BAŞLADI

 

Hamas, kurulduğundan bu yana en üst düzeyde yapılan bütün açıklamalarında Siyonist İsrail’in varlığını asla tanımayacağını defalarca kendi halkına ve dünya kamuoyuna duyurmuştur. Şeyh Ahmed Yasin’in hayatının ve mücadelesinin en temel amacı da Filistin topraklarının hiçbir bölümünde Siyonist İsrail varlığına hayat hakkı tanımamaktı. Nitekim Hamas’ın kurucusu ve Filistin davasının efsane ismi Şeyh Ahmed Yasin 1999 yılında Elcezire televizyonuna verdiği röportajda İsrail’in 2027 yılına kadar yıkılacağı umudunu -bu nedenle- dile getirmişti.[19] Siyonist zindanlarında İsrail’in varlığını kabul etme karşılığında bırakılacağı söylendiği zaman “Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim”[20] demek suretiyle İsrail’in varlığını asla kabul etmeyeceğini, en zor şartlar altında -zindanda- iken bile söylemiştir. Bu kararlılığı sadece Şeyh Ahmed Yasin mi göstermiştir? Hayır! Benzeri kararlılığı Hamas’ın diğer liderleri de göstermiştir. Nitekim Hamas liderlerinden Musa Ebu Marzuk 9 Haziran 2006’da ‘İsrail’i asla tanımayacağız’[21] derken, Halid Meşal 20 Mart 2013’de “Ne kadar zaman geçerse geçsin İsrail’i asla tanımayacağız’[22]demiş; Hamas’ın bir başka lideri Dr. Mahmud Zahar ise bu kararlığı 27.03.2015’de kendisi ile yapılan bir röportajda da tekrarlamıştır.[23]Hamas’ın şimdiki siyasi lideri İsmail Heniye ise 7 Aralık 2017’de “Araplar ve Müslümanlar, merkezinde Kudüs’ün olduğu bu yol ayrımından geçiyor” diyerek “Kudüs birdir. Doğusu ya da batısı diye bir şey yok. Kudüs, Filistin Devleti’nin Arap, Filistinli ve İslami başkentidir” dedikten sonra “Ben bugün Filistin’in de bir olduğunu ve denizden ırmağa kadar birleşmiş olduğunu söylüyorum. İki devlete ya da yapıya bölünemez. Filistin ve Kudüs bizimdir. İşgalin meşruluğunu ve İsrail’in başkente sahip olmak için Filistin topraklarındaki varlığını tanımıyoruz”[24] diyerek bu kararlığı bir daha -üstelik Trump’ın açıklamasından sonra- dile getirmiştir.

Halid Meşal’in 1 Mayıs 2017’de açıkladığı Yeni Siyaset Belgesi kafaları karıştırsa da bu belgede de Siyonist İsrail’i tanıma anlamına gelecek en küçük iz bile yoktur. Nitekim belgede, “Bununla birlikte Hamas, 4 Haziran 1967 sınırları içinde başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını- mültecilerin ve sığınmacıların çıkarıldıkları evlerine dönmeleriyle birlikte- ortak ulusal uzlaşı formülü olarak görmektedir. Bu durum kesinlikle Siyonist oluşumun tanınması ve Filistin haklarından ödün verilmesi anlamına gelmemektedir”[25] ifadelerine yer verilmiştir. Bu açıklama da göstermektedir ki, bu belgede de Siyonist İsrail’in tanınacağı anlamına gelecek bir açıklama yapılmamıştır.

Zaten aksi bir açıklama, 1948’den beri Filistinli Müslümanların, 1987’den beri de I. İntifada ile birlikte Hamas’ın verdiği mücadeleyi anlamsızlaştırır ve bu süreçte verilen bunca şehide de haksızlık edilmiş olur. Ayrıca hala evlerine, yerlerine yurtlarına bütün olumsuzluklara rağmen dönme ümidini taşıyan milyonlarca mülteciye de ihanet edilmiş olur. Kısacası Siyonist İsrail’in varlığını tanımaya ne Hamas’ın ne de başkalarının hakkı vardır. Evet, Gazze zor durumdadır; açtır, ilaçsızdır, barınacağı bir yeri bile yoktur; Siyonist terör devleti her gün evlerini başlarına yıkıyor, mallarını ve imkânlarını talan ediyor. Bütün bunlar doğrudur ve Filistinliler, tahmin edilemeyecek kadar zorluklar içerisinde hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Ama bunların hiç birisi Filistin topraklarında, Siyonist İsrail’in varlığını kabullenmeye gerekçe teşkil etmez. Geriye dönüp bakıldığı zaman Gazze, kısacası bütünüyle Filistinliler hangi dönemde zorluk yaşamadılar ki, hangi dönem evleri buldozerlerle yıkılmadı ki; Semiramis Oteli, Deir Yasin, Sabra, Şatilla katliamı, Kana, Cenin, Refah mülteci katliamları, Dökme Kurşun Operasyonu, Bulut Sütunu operasyonu gibi daha onlarca kitlesel katliamı unutmak mümkün mü? Bu ve benzeri katliamlar sadece son yıllarda gerçekleşmiş katliamlar değildir. Rabbim yardımcıları olsun, güç ve kuvvet versin. İnşaallah!

Gelecek sayıda Körfez ülkelerinin Kudüs’ün başkent ilan edilişinde katkıları ve İİT’nın Doğu Kudüs’ü Başkent ilan edişi ne anlama gelmektedir konusuna değineceğiz İnşaallah!

[1] İsra Suresi, 17/1

[2] Her dinden kasıt hak ya da batıl bütün dinlerdir. Bilindiği gibi hak din sadece ve sadece İslam’dır. Yani Hz Adem (as)’den bu yana gelen bütün peygamberlerin tabi oldukları din sadece ve sadece İslam’dır. (Al-i İmran, 3/19; Maide, 5/3; Hac, 22/78)

[3] Türkiye, Siyonist İsrail’i, halkı Müslüman olan devletler içerisinde 28 Mart 1949’da tanıyan ilk devlet olmuştur.

[4] Şerif Hüseyin’in İngilizlerle Haziran 1916’da anlaştıktan sonra ayaklanmayı başlatmış, ancak daha sonra Osmanlıya ihanet etmenin cezasını çektiğini ağlayarak itiraf etmişti.-http://www.star.com.tr/pazar/mekke-emirini-aglatan-vicdan-azabi-haber-1025840/; ayrıca bkz; http://www.ensonhaber.com/taha-akyol-serif-huseyinin-osmanliya-ihanetini-yazdi-2013-03-06.html

[5] Şerif Hüseyin’in üç oğlundan birisi olan Faysal, önce Suriye’nin, orada Fransa tarafından kovulmasından sonra Irak’ın başına getirilmiş, diğer oğlu Abdullah yeni oluşturulan Ürdün’ün başına, Ali ise Necd’de babası ile birlikte kalmıştır.

[6] Bu paylaştırma kurt ile kuzu hikâyesinde olduğu gibi gerçekleştirilmiştir. BM 181 sayılı kararla, işgalci Siyonist Yahudilere, -henüz devlet bile olmadıkları bir dönemde- Filistin’in %56.47’sini verirken Filistin topraklarının asıl sahibi Filistinlilere ise %43.53 gibi küçük bir oran vermiştir.

[7] https://www.yenisafak.com/yazarlar/tahakilinc/aksda-hedefini-bulan-kursunlar-2036504

[8] Hüseyin bin Talal, Şerif Hüseyin’in oğullarından birisi olan I. Abdullah’ın torunudur, yani Talal bin Abdullah’ın oğludur. Kral Abdullah bir suikast neticesinde öldürülünce yerine oğlu Talal geçmiştir. Talal’ın krallığı bir sene sürmüştür. Talal delirince -ya da öyle gösterilerek- 1952’de krallıktan uzaklaştırılarak yerine oğlu -İngilizlerin has adamı- Hüseyin geçmiştir. Hüseyin bin Talal kral olduğunda henüz 17 yaşındaydı. Kral Hüseyin de 1999’da ölünce yerine oğlu (şimdiki kral) II. Abdullah geçmiştir. İsimlerinin aynı olması gibi ihanetleri de hep aynı olmuştur.

[9] Batı Şeria olarak adlandırılan Batı Yaka, Şeria Nehrinin batı yakasında kalan verimli arazilerden meydana gelen vadiye denir, nehrin doğu kısmında kalan yerlere de Doğu Şeria denmektedir. Batı Şeria – Doğu Şeria ismi Filistinliler arasında pek kullanılmaz. Genellikle Batı Yaka – Doğu Yaka anlamına gelen ed-Dıffe’l-Garbiyye – ed-Dıffe’ ş-Şarkiyye adları kullanılır. Bkz; http://www.vahdet.info.tr/filistin/dosya1/0044.html

[10] Daha geniş bilgi için bkz; http://www.vahdet.info.tr/isdunya/dosya2/0404.html

[11] Camp David Antlaşmasının maddeleri şunlardır:

1- İsrail Sina yarımadasından çekilecek.

2- İsrail ve Mısır arasında normal ve dostça ilişkiler kurulacak. İki ülkede birbirinin toprak bütünlüğünü ve barış içinde yaşama hakkını kabul edecek.

3- Sina’daki tampon bölgeye BM Barış gücü yerleştirilecek.

4- İsrail gemilerine Süveyş Kanalından serbestçe geçiş hakkı tanınacak.

5- Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilere tam özerklik verilmesi için görüşmeler yapılacak.

6- Batı Şeria ve Gazze’deki kendi kendini yöneten bir idarenin oluşturulması için seçimler yapılacak.Bkz; http://akademikperspektif.com/2014/06/04/misir-ve-tescilli-ihaneti-camp-david-antlasmasi/

[12] Enver Sedat bu ihanetinin bedelini 1981 yılında, Mısır’ın bağımsızlığının kutlandığı tören sırasında silahlı saldırıya uğrayarak öldürülmesiyle ödemiştir. Bu infazı resmi geçit töreni sırasında askeri konvoy içerisinde bulunan Halid el-Islambuli gerçekleştirmiştir.

[13] İlkeler için bkz; http://www.aljazeera.com.tr/dosya/filistin-kurtulus-hareketi-fetih

[14] http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=130102

[15] BMGK 242 Sayılı Kararı:

1- İsrail silahlı güçlerinin son çatışmalarında işgal ettiği topraklardan çekilmesi,

2- Bölgedeki bütün ülkelerin egemenliğinin, toprak bütünlüğünün, siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi,

3- Bu ülkelerin barış içinde, tehditler ya da şiddet olmadan tanınmış sınırların içinde güvenlikli yaşama hakkına saygıda bulunulması çağrısı yer alıyor.

[16] İsrail adına bu görüşmelere 1974-1977 ve 1992-1995 yılları arasında İsrail’in başbakanı olarak görev yapan İzak Rabin katılmıştır. Ancak Rabin bu görüşmelerden kısa bir süre sonra 4 Kasım 1995 tarihinde Yigal Amir adında aşırı sağcı bir İsrailli öğrenci tarafından vurularak öldürülmüştür.

[17] Kurulacak Siyonist Devletin sınırları muharref Tevrat’ta şöyle belirtilmektedir; “Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırsız çölden, Lübnan’dan, ırmaktan ve Fırat ırmağından Garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab ise söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.” Daha geniş bilgi için bkz; http://www.gencbirikim.net/israilsiz-filistine-dogru/

[18] Aslında Mahmud Abbas, Arafat’tan daha yumuşak ve İsrail ile ilişkilerin kurulmasını isteyen bir siyasetçi idi. Nitekim  1993 Oslo görüşmelerinin mimarı olarak bilinir ve Arafat ile ihtilaflarında ABD ve İsrail’in desteğini almakta beis görmemiştir. (https://www.timeturk.com/mahmud-abbas/biyografi-783053) Hatta Filistin Devlet Başkanı olduktan sonra Filistin Birlik Hükümeti’nde İsrail’i açıkça tanımayan herhangi bir bakanın atanmasını kabul etmeyeceğini duyurmuştur. (https://turkish.aawsat.com/2017/10/article55363429/abbas-yeni-filistin-hukumeti-israili-taniyacak)

[19] http://www.yeniakit.com.tr/haber/seyh-ahmed-yasin-israil-2027ye-kadar-yikilacak-295926.html

[20] http://www.haksozhaber.net/seyh-ahmed-yasinin-sehadetinin-9-yili-36375h.htm

[21] https://www.yenisafak.com/arsiv/2006/haziran/29/d03.html

[22] http://www.islamidavet.com/2013/03/20/halid-mesal-ne-kadar-zaman-gecerse-gecsin-israili-asla-tanimayacagiz/

[23] Biz kesinlikle Filistin toprakları üzerinde şu anda kurtarılmış olan topraklar üzerinde bir Filistin devletinin kurulmasından yanayız. Elbette Filistin’lilerin bir devlete ihtiyaçları vardır. Fakat bir şartla; biz bu devleti kurarken kesinlikle israili tanımayacağız ve asla diğer topraklarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Bu şartla biz bir devletin kurulmasını destekliyoruz. Yani bu toprak parçası geniş olur küçük olur, ne olursa olsun biz Filistin halkının şu anda 67 toprakları üzerinde devlet kurmalarını ve devlet olmaları gerektiğini destekliyoruz. Ancak dediğim gibi bu adım, israili tanıdığımız ya da işgal edilmiş topraklarımızdan vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor.- https://dogruhaber.com.tr/haber/166724-israili-asla-tanimayacagiz/

[24] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201712071031299238-hamas-haniye-intifada/; http://www.milligazete.com.tr/haber/1437483/haniye-bati-ve-dogu-kudus-yok-tek-kudus-var

[25] http://www.aljazeera.com.tr/haber/hamas-yeni-siyaset-belgesini-acikladi

ali kaçar

genç birdikim

Google+ WhatsApp