Doğu Akdeniz’de agresif olan kim?

Doğu Akdeniz’de agresif olan kim?


Bugünkü yazıya birkaç gün önce Türkiye’yi ziyaret eden ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir dizi görüşmeler de yapan Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borell’in şu cümlesiyle başlayalım: “Türkiye Doğu Akdeniz’de agresif bir tutum sergiliyor.” Borell bu cümleyi Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda şu başlıktaki oturum içerisinde kuruyor: “Akdeniz’de İstikrar ve Güvenlik: Türkiye’nin Olumsuz Rolü”. Hakka hukuka uyulmak şartıyla Türkiye’nin eleştirilmesinden değil aksine bu denli ölçüsüz ve mantıksız suçlamalara muhatap olmasından rahatsızlık duyuyoruz. Oturumun başlığından itibaren suçlu ilan edilip yargılanıyor Türkiye.

Evet, sorarsak Avrupa Birliği’nin hemen bütün temsilcileri tıpkı Josep Borell gibi Türkiye’yi “önemli bir ortak, aday ülke ve NATO müttefiki” olarak tanımlıyor, “çok sayıda ortak çıkar alanları” bulunduğundan bahsediyorlar. Ancak bütün bu iltifatlar AB’ye üyelik sürecine ilişkin müzakerelerden daha çok özellikle Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin izlediği politikaların engellenememesiyle beraber öfke ve tehdit dolu beyanatlara dönüşüyor. Aklı başında hiç kimse Bulgaristan ve Sırbistan’dan Çekya ve Slovakya’ya kadar bir dizi ülkenin siyasi ve iktisadi kriterlerinin Türkiye’den daha ileri olduğunu ileri süremez ama onlar AB üyesidir, Türkiye hâlâ kapıda bekletilmektedir.

Tecride Razı Değilsen Agresif Oluyorsun

Akdeniz’de güya güvenlik ve istikrar sağlamak adına sergilenen arayışların çok açık bir biçimde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinden Türkiye’nin bölgede tecrid edilmeye endekslendiği görülüyor. Dahası Avrupa Birliği’nin Yunanistan ve GKRY gibi küçük ve sembolik iki ileri karakol üzerinden Türkiye’yi terbiye etme ve kontrol altında tutma çabasında inat etmesidir. Bu inat hassaten Libya ve Suriye gibi ateş altındaki ülkelerden Avrupa’ya kaçmak isteyen devasa insan kitlelerini engellemekle Türkiye’yi görevlendirerek pasifize edebileceğini ve yanında yamacında tutabileceğini sanacak kadar da mantık dışıdır. Avrupa Birliği savaşı değil sadece ve sadece göçü durdurmayı hesaplıyor. Yüz binlerce insanın ölümü, yakılıp yıkılan şehirler, tehcire ve tecavüze uğrayan milyonlar (Amerika ve Rusya gibi) Avrupa’nın da umurunda değil.

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi hiç utanmadan sıkılmadan ilan ediyor: Barış Pınarı Harekâtı başta olmak üzere Türkiye’nin Suriye’ye yönelik müdahaleleri gibi Halife Hafter cuntasına karşı direnen Trablus’taki meşru hükümetle askeri-siyasi anlaşma ve işbirliği yapması da Avrupa’yı tedirgin ediyor. AB’nin diğer yetkilileri tarafından defalarca vurgulanan ve Borell’in de konuşmasında temas ettiği “Türkiye, BM’nin Libya’ya uyguladığı silah ambargosunu deliyor, suç işliyor” mealindeki ithamlar yeni bir Bosna trajedisi oluşturmaya dair tutumdan başka bir anlama gelmiyor. Hatırlayacak olursak Avrupa Birliği, Yugoslavya ordusunun bütün ağır silah ve ordu birliklerini devralan Sırp çetelerin Boşnak Müslümanlara karşı dört yıl boyunca uyguladığı tehcir, katliam ve tecavüz politikalarını “silah ambargosu” gerekçesiyle seyredip derinleştirmişti. Benzer bir durumun şimdi Hafter çetesine karşı Trablus ve çevresindeki Müslümanlara karşı yürürlükte tutulması için bastırıyor AB.

Aynı Avrupa Birliği nedense Rusya’ya hemen hiç çağrı yapmıyor. Wagner isimli cinayet şebekesini Libya’dan çekmesi için Rusya nezdinde girişimlerde bulunmuyor hiç! Neden acaba? Avrupa Birliği ile Rusya darbeci Hafter ortak paydasında Libya’da beraber iş kotarıyor olmasın sakın! Suriye’yi Esed çetesiyle, Libya’yı Hafter çetesiyle ipotek altına alıp Akdeniz’i bir uçtan diğerine kuşatan Rusya ile Avrupa Birliği acaba Türkiye’nin bir türlü aşamadığı hangi siyasi kriterlerde anlaşmış olabilir?

Bak Sen Şu Değerlere!

Borell’in aynı toplantıda sarf ettiği şu cümlelerine de kulak verelim: “Türkiye’ye Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine karşı olduğumuza ilişkin açık mesaj verdik. Değerlerimizi, üye ülkelerimizin sınır ve egemenlik haklarını koruma konusunda kararlıyız.” Ne güzel değerler ne hoş kararlılıklar bunlar böyle! Eğer Türkiye-Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin olumsuz eğilimin sonlandırılması ve tersine çevrilmesi isteniyorsa atılacak adımlar bellidir. Suriye ve Libya’da siyasi çözüm isteniyor ama Rusya ve İran’ı arkasına alıp katliamlar yapan Esed’in, Rusya-Mısır ve Fransa’ya yaslanıp Libya’nın yeni Kaddafisi olma yolunda cinayetler işleyen Hafter’in nasıl durdurulacağı hemen hiç müzakere edilmiyor.

Demokrasi, diplomasi, müzakere, barış, insan hakları, siyasi kriterler söylemi Avrupa Birliği’nin Ortadoğu’daki riyakâr ve oportünist tavrını hiç ama hiç temize çıkarmıyor, meşrulaştırmıyor. Esed ve Hafter üzerinden bölgeye tasallut eden Rusya’nın önünü açmaya matuf tutumlar Avrupa Birliği’nin sadece Türkiye korkusu ve düşmanlığını değil aynı zamanda İslam coğrafyası ve halklarına karşı besleyip büyüttüğü nefret ve saldırganlığı da teyid etmektedir.

AB’nin vurucu gücü gibi hareket eden Fransa’nın Suriye üzerinden Ortadoğu’daki, Libya üzerinden Kuzey Afrika’daki sömürgeci varlığını korumaya aldığına dair çok sayıda gösterge mevcut. Fransa bir taraftan despotik yapılara, darbeci çetelere ve Rusya gibi bölgeyle hiçbir ortak yapısı olmayan emperyal devletlere yaslanıyor. Asıl agresif olan, esasen sömürgeleştirdiği beldeleri elde tutmak için türlü planlar devreye sokanlardır. 

Google+ WhatsApp