Doğruya nereden gidilir?

Doğruya nereden gidilir?


Bu devirde kendimize her gün yüzlerce kere sormamız gereken esaslı sorulardan biri şu olmalı diye düşünüyorum acizane: Acaba şu anda gerçekten doğruyu mu arıyorum, yoksa bütün zihin mesaimi bir şeyleri kendi doğruma uygun hale getirmek için tevile mi harcıyorum? Herkesin bu soruya verdiği cevabın farklı olabileceğini kabul etmekle birlikte, genel olarak büyük ekseriyetimizin kafa mesaisinin daha ziyade ikinci duruma karşılık geldiğini söylemekte pek tereddüt etmiyorum. ‘Doğruyu bilmek’ zannı ya da vehmi pek çoğumuzu ‘doğruyu aramak’ gayretinden alıkoyuyor bugün. Doğruyu aramaya çıkabilmek için, öncelikle onun zihnimizin tapulu malı olmadığının idrakinde olmamız lazım, bu olmayınca bir arayış da olmuyor. Peki ama nasıl oluyor da, ancak arayanların erişebileceği herhangi bir bilgi ve tecrübe birikimine sahip olmadan, doğrunun, doğruluğun her daim yedeğimizde tuttuğumuz bir şey olduğuna bu kadar rahat inanabiliyoruz. Bu sorunun cevabı, öyle zannediyorum ki, meselelere bizim gibi bakan, bizim gibi inanan başka insanların da varlığı... Güç aldığımız şey, aynı kitlesel yönelime sahip kalabalıkların aynı önyargı ve kabulleri, aynı inat ve ısrarla ‘doğru’ bellemiş, aynı içeriksizlikle savunuyor olmaları... Günümüzde sorgulama sadece başkalarına yöneltebildiğimiz bir silah... Kaçınılmaz olarak kendimize, kendi eğrimize ve dolayısıyla doğrumuza bakmamızı gerektiren muhakeme ve muhasebe kavramlarını neredeyse tamamen hayatımızdan çıkarttık. Bu gidişatın tabii neticesi olarak herkes doğruyu kendisinin bildiğine inanıyor ve tabiatıyla doğrunun ne olduğunu aramaya, doğruya nereden gidildiğini öğrenmeye ihtiyaç duyana pek fazla rastlanmıyor. Doğruları görünmez hale getirecek nispette bir çokluğa erişen yanlışların hayatımıza nereden ve nasıl girdiğini merak edenler için bu nokta belki bir çıkış noktası olabilir. Ama bu son cümlenin önceki cümlelerce geçersiz kılınmaması için zihinsel bir sıçrama gerekiyor ki, elindeki katılaşmış doğruyu elinden bırakmaya ve zihinsel konforundan vazgeçmeye kim razı olur, cevabını sizler verin!

“Huzur içinde uyumak için ve onlar (bizim gibi olmayanlar) onaylamadığı zaman vicdanımızı susturmak için çoğumuzun ihtiyaç duyduğu tek şey, yaptığımız şeyin ‘bize benzer insanlarca’, ‘önemli insanlarca’ onaylandığı inancıdır” diyor ‘Postmodern Etik’ kitabında Zygmunt Bauman.

Kitle kavramı yaşadığımız devrin ve belli ki artan bir ağırlıkla önümüzdeki zamanların ‘kilit’ kavramı olacak. Kilit kelimesini özellikle vurguluyorum. Kilit kelimesi, malumunuz bir şeyi anahtarla açıp kapatmamızı sağlayan mekanizmaya deniyor. Ancak bir şeyin kilitli olduğunu söylüyorsak, anahtarsız açamayacağımız şekilde kapalı olduğunu kastetmiş oluyoruz. Halk arasında ‘kilitli’ kelimesi ‘kitli’ şeklinde telaffuz ediliyor. ‘Kitle’ kelimesiyle ‘kitli’ kelimesini tek harf birbirinden ayırıyor, iki kelimenin birbirini çağrıştırması kaçınılmaz. Bildiğim kadarıyla kitle kelimesi ‘kütle’ kelimesinden geliyor. Sözlükler, ‘kütle’ kelimesinin katı, katılaşmış şeyler için kullanıldığını haber veriyor bize. Kitli olan şeyleri açmak için değil belki ama çağrışımlar üzerinden bir düşünce silsilesi oluşturmak için ‘anahtar’ olabilir belki bu serbest vezin ifadeler...

“Dünyada bilgiden daha aziz ne var; bilgisiz denmesi, insan için ağır hakarettir. Ömrünü tecrübeyle geçirmiş, bilgili kişi, ne der, dinle: Bilgisiz başköşede yer bulursa, başköşe eşik ve eşik de başköşe sayılır. Eğer bilgeye eşikte bir yer rastlarsa, o eşik başköşeden daha iyi ve yüksek olur. Bütün bu saygı yalnızca bilgi içindir; dünyada yeri gerek başköşe, gerek eşik olsun.” Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig.

Google+ WhatsApp