Doğan Medya ‘içindekilerle’ birlikte mi satıldı?

Doğan Medya ‘içindekilerle’ birlikte mi satıldı?


Doğan Medya ‘içindekilerle’ birlikte mi satıldı?

 

 

“Gazetecilik”le ortaokulda tanıştım. Tarih dersimize de gelen okul müdürü, kendim gibi “edebiyattan anlayan” bir “deli” daha bulup bir “okul gazetesi”(duvar gazetesi çapında) çıkarmamı istedi…

Kendim gibi bir “deli” daha bulup hemen işe koyulduk: Kısa sürede (tabii tüm yazıları elle yazarak) duvar gazetemizi giriş kapısının karşısındaki duvara astık…

Ne var ki, yazdığım ilk “köşe yazısı”nda tarih kitabımızı eleştirme gafletinde bulunmuştum. Temelde haklıydım: Ders kitabımız Sultan II. Abdülhamidkonusunu işlerken, onu tahttan indirenleri “vatansever” gösterip övüyor, ama Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’yi anlatırken, aynı kadroya “vatan haini”anlamına gelen ifadeler kullanıyor, bir bakıma yerin dibine batırıyordu.

Bu çelişkiyi satır satır kitaptan aktardıktan sonra, “Hangisi doğru? Bu insanların vatansever olduğu mu, yoksa vatan haini olduğu mu?” diye sormuştum.

Bu merakım yüzünden duvar gazetemin ömrü onbeş dakika (belki de yarım saat, tam hatırlamıyorum) kadar oldu. Müdür Bey, makalemi okur okumaz gazeteyi yırtmış, benim de bulunup odasına gönderilmemi emretmişti…

Bunun anlamı, yazdığım ilk gazetenin kapatılması, “fikir suçlusu” olarak yönetim tarafından ilk kez sorguya alınmamdı (Maalesef bunun sonu hiç gelmedi).

Müdür Bey’in odasına girdim. Babacan yönleri de olan sert mizaçlı bir yöneticiydi. Beni karşısına oturtup önce biraz azarladı: 

“Sana gazete çıkar dedikse ortalığı karıştır demedik. Sana mı kaldı devletin kitabını tenkit etmek (eleştirmek)?” 

Sonra hafiften gülümsedi. Gözlerimin içine baktı ve iki satır öğüt verdi: 

“Bak evlâdım, bu kafayla gidersen, hayatın boyunca başın beladan kurtulmaz. Soruların doğru, ama sorma. Hele okulunu bitir, büyü, bir yerlere gel, bir baltaya sap ol; bunları ondan sonra konuşur, yazarsın!” 

Hiçbir ceza almadım, ama “duvar gazetesi” macerası hem benim, hem de okul için noktalandı. 

Ama zihnimin en belirgin noktasında “gazeteci” olmak vardı. Bu idealim 1971 yazında gerçekleşti. Gazeteciliğe başladım. O yıllarda gazetecilik tam tamına bir “kurtlar sofrası”ydı (ki, hâlâ da öyle)… Babıâli’ye (o zaman gazeteler Cağaloğlu’ndaydı ve Babıâli demek gazeteler/ gazetecilik demekti) çöreklenmiş zihniyet, kıblesi düzgün gazeteciliğe geçit vermiyordu…

Hatta Gazeteciler Cemiyeti’ne bile almıyorlardı. Gazeteciliğe “meşruiyet”kazandıran sarı basın kartı alamamamız için de bin dereden su getiriyorlardı.

Gazeteciliğe başladığım tarihe kadar, kıble eksenli gazetecilerin birkaç gazetesi olmuştu, ancak tirajlar çok düşüktü. Cağaloğlu Meydanı’ndan çevreye baktığınızda düzgün kıbleli bir gazete görmekte zorlanıyordunuz. Her köşede onlar vardı. Her gün, imanımıza ve tarihimize saldırır, iftiralarla, yalan haberlerle dini hareketi yaralamaya ve karalamaya çalışırlardı.

O kadar ki, keçisi çalınan müftüyü, “Keçi çalan müftü” ilân ederlerdi. Masa başı haberler yapar, karısı, iki kızı ve annesiyle Bayezid Meydanı’ndan geçen sakallı bir zatı, “Dört karısıyla gezmeye çıkan bir şeriatçı” diye sunarlardı.

O günlerde en büyük hasretimiz, bütün bu iftiralara cevap verecek, yalanlarını suratlarına çarpacak kıblesi düzgün bir gazetenin çıkmasıydı.

Zamanla fazlası da oldu: Kıble eksenli gazeteler yayınlandı, radyolar, televizyonlar kuruldu. Medya dünyasında “bizimkiler” öne geçti.

Derken, “Amiral Gemisi Hürriyet”’in tüm “bağlı birlikler”le birlikte Demirören Grubu’nasatıldığı müjdesi geldi.

Daha satış işlemleri bitmeden, bir kitabımı 29 kupona vermeye başladığını okuyunca, Doğan Medya Grubu’nun yeni dönem hakkında bir fikir sahibi oldum. Anladım ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

Ama hâlâ bir merakım var: Doğan Medya Grubu’nun “içindekiler”, bu satışın neresinde? 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp