Diyorlar ki, Hz. Muhammed’e hakaret edilebilir ama Macron eleştirilemez

Diyorlar ki, Hz. Muhammed’e hakaret edilebilir ama Macron eleştirilemez


Hz. Muhammed’e hakaret eden karikatürleriyle tepki çeken Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’ya 7 Ocak 2015’te gerçekleştirilen terör saldırısı, dünyada İslamofobi’nin yayılması bağlamında adeta bir milattı. Yemen El Kaidesi’nin üstlendiği saldırı, DAEŞ’in yükseliş dönemine denk gelmesiyle beraber, Batı’da terör saldırılarının arttığı, bununla paralel olarak İslam karşıtlığının ve yabancı düşmanlığının tırmanışa geçtiği bir sürecin başlangıcını sembolize ediyordu.

Avrupa’daki sığınmacılar, göçmenler ve Müslümanlar açısından çok zor bir dönemin başladığı, “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) sloganının herkese “ama’sız” dayatıldığı ilk günden itibaren belliydi. Irkçı ve aşırı sağcı siyasetçilerin popülaritesi artarken, başta Suriye olmak üzere, Mısır ve Libya gibi ülkelerde diktatörlerin yanında durmayı seçen demokrat, liberal, solcu ya da merkezde siyaset yapan partiler aslında ektiklerini biçmeye başlıyordu.

2012-2016 yılları arasında ikinci başkanlık dönemini yaşayan eski ABD Başkanı Barack Obama siyaseti, Batı’da 11 Eylül’den sonra yükselen İslamofobi’nin çok daha ötesinde bir sonuç doğuracaktı. İktidarını aşırı sağa kaptırmak istemeyen siyasetçilerin hemen hepsi popülist retoriği benimsemeye başladı, Müslüman karşıtı söylemler“Batılı değerler”in içine nüfuz etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Orta Doğu politikalarında karşı devrimcilerin ve darbecilerin yanında duran Batı’yla beraber hareket etmediği, PKK ve FETÖ gibi terör örgütlerinin aparat olarak kullanıldığı dizayn sürecine karşı durduğu için şeytanlaştırılırken dünyada yükselen İslamofobiye en sert eleştirileri yapan isim olduğu için de hedefe oturtuldu. Böylece İslam karşıtlığının yanına bir de Türk düşmanlığı oturtuldu.

Charlie Hebdo saldırısı gerçekleştiğinde Fransa Cumhurbaşkanı olan sosyalist François Hollande, aslında ülkedeki sağ partilerde Suriye İç Savaşı’nda ilişkin olarak yoğun bir Esad destekçiliği gözlenirken, muhaliflere en fazla destek veren Avrupalı lider olarak öne çıkıyordu. Ancak Paris’te üst üste yaşanan terör saldırılarıyla popülaritesi dibe vurdu. 2017 seçimlerinde yüksek oy alan aşırı sağcı Marine Le Pen’e karşı ikinci turda yarışarak diğer tüm kesimlerin umut bağladığı Emmanuel Macron, merkezde duran bir isim olarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Küresel sermayenin yoğun desteğini alan yeni Cumhurbaşkanı, ilk iş olarak Fransa’nın ekonomik sorunlarını çözmek için kolları sıvadı. Fakat aldığı sert önlemler Fransa’da hiç de hoş karşılanmadı. Ekonomik adaletsizliğe karşı ardı ardına gerçekleşen protestoların en serti Sarı Yelekliler Hareketi idi. Macron hızla destek kaybetmeye başlayınca çareyi yabancı düşmanlığında buldu. En nihayetinde, popülizm karşıtı olarak göreve gelen Macron, Avrupa’nın en popülist liderine dönüştü.

İç siyasette hal böyleyken Macron, dışarıda ise, İngiltere’nin Brexit’le meşgul olduğu, Alman Şansölyesi Merkel’in siyasette son dönemi olduğunu ifade ederek geri plana çekildiği, ABD’nin Trump’la beraber Avrupa üzerindeki etkisini zayıflattığı süreçte, AB’nin yeni dış politika lideri olmaya oynamaya başladı. Daha güçlü bir Avrupa için Avrupa Ordusu kurulması gibi çağrılarıyla dikkat çeken Macron, AB içinde de “Acaba daha güçlü bir Avrupa mı istiyor yoksa daha güçlü bir Fransa mı?” sorularına maruz kalınca ibreyi yine popülizme çevirdi. Suriye’den Libya’ya Orta Doğu’daki politik arzuları Türkiye tarafından engellenmeye başlayınca Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı adeta Macron’un dış politikasının merkezine oturdu. Zaten, son dönemde Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya her yerde bunun emarelerini görüyoruz. Macron tepki çeken “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözünü Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı’nı başlatmasından evvel Trump’ın ABD askerlerini güneye çekmesi üzerine söylemişti. Ardından bu cümleyi Türkiye’nin Libya’daki varlığı nedeniyle tekrarladı.

Öte yandan, İran’la ilişkileri öne çıkarken başta BAE olmak üzere Körfez ülkeleriyle de iyi geçinen ve özellikle de ekonomik iş birlikleri dikkati çeken Macron, bir yandan ekonomik zorluk yaşayan Lübnan’a gidip bir sömürgeci gibi mesajlar verirken öte yandan da AB’nin Balkanlardaki genişleme sürecini bloke ediyordu. Bir taraftan Orta Doğu’yu dizayn etmeye çalışıp öte taraftan da Arnavutluk ve Makedonya’ya ret demesi, sadece ve sadece bu iki ülkedeki Müslüman nüfuzla açıklanabiliyordu.

İslam karşıtı dilini kademe kademe artıran Macron, bu ayın başında “İslam’ın tüm dünyada bir kriz içinde” olduğunu iddia ederek Fransa’da “İslami radikalizm’le mücadele” için sert önlemler alacaklarını söyledi. Oldukça rahatsız edici ve tepki uyandırıcı bu konuşmanın üzerinden çok geçmedi, Fransa’da bir öğretmen sınıfta Hz. Muhammed’in karikatürlerini gösterdiği için kafası kesilerek öldürüldü. Bunu Eyfel Kulesi’nin altında “Pis Araplar” nidalarıyla iki Müslüman kadının saldırıya uğraması takip etti. Sadece 2019’da en az 70’i fiziksel olan 1000 civarında İslamofobik saldırının yaşandığı Fransa’da, durumun kontrolden çıkmasını önlemek yerine kaosa davetiye çıkaran çıkışlarına devam eden Macron, son olarak dünyadaki tüm Müslümanların kutsalına ve değerlerine saldırarak Hz. Muhammed’e hakaret edilmesini “ifade özgürlüğü” diye niteleyerek bazı binaların üzerine Charlie Hebdo karikatürlerini yansıtınca çok tehlikeli bir sürecin de fitilini ateşledi.

Müslüman ülkelerde Fransız ürünlerinin boykot edilmesine karşı çıkan ve yönetimleri bunu engellemeye çağıran Fransa’ya karşı boynu kıldan ince Körfez ülkeleri ve İran’dan toplum baskısı nedeniyle cılız birkaç ses nihayet çıkmaya başlarken, ilk tepki yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Avrupa ikiyüzlülüğüne bir örnek olacak şekilde, tüm Müslümanları rencide ederek Hz. Muhammed’e her türlü hakareti ifade özgürlüğü olarak değerlendiren Fransa ve ona destek olan diğer Avrupa ülkeleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Macron’u eleştirmesine tahammül edemedi. Anlaşılıyor ki, Batı için bir Macron dünyanın iki milyarlık Müslüman nüfusundan daha önemli. Demek ki, iki milyar insanın kıymetlisi Hz. Muhammed’e hakaret edilemez ama Macron eleştirilemez. Yani Avrupa için Batılıların özgürlükleri sınırsız ama Müslümanlarınkinin limiti var.

Bu ikiyüzlülük ve körlük, her iki taraftaki aşırılığı kaşıyarak İslamofobi’de yeni bir dönemin kapılarını açıyor. Dün Fransa İslamofobi ile Mücadele Kolektifi artık ülkede güvende olmadıklarını söyleyerek çalışmalarını yurt dışında sürdürmek zorunda olduklarını açıkladı. Macron’un “hadım edilmiş” Müslümanlara toleransının bile bir yalan olduğunu, aslında Le Pen’in açıkça söylemekten çekinmediği gibi “Müslümanların ülkeden def olmasını” teşvik ettiğini görmek zor değil.

Müslüman ülkelerde diktatörleri destekleyerek insanları başka ülkelere göçe mecbur bırakan, Orta Doğu’da körükledikleri savaşlarla milyonları sığınmacı haline getiren ve bunun sonucunda göç edenlere kapılarını kapatan Batı, bugün korkunç bir düşmanlığa açıkça çanak tutuyor. Macron, popülaritesini İslamofobi’yi körükleyerek artıracağını düşünüyor olabilir ama aynı zamanda her kesim için tehlikeli sonuçlar doğuracak yeni bir sürecin de işaret fişeğini ateşliyor.

Google+ WhatsApp