Dindarlık ve sekülerizm

Dindarlık ve sekülerizm


Dindarlık ve sekülerizm

 

 

Bizde (dindar Müslümanlarda) de üç şey çok öne çıktı: Para, makam-mevki, güç!..

Bizim güçlüler de, hak-hukuk, ilke filan tanımıyor artık…

“Kul hakkı” gözetmiyorlar…

Bizimkiler de tepeden bakmayı seviyorlar…

Hava atmaya bayılıyorlar…

Telefonlara çıkmıyorlar…

Bizimkiler de çoktan beridir özel sekreter, özel şoför, özel kalem müdürü, özel korumalar sayesinde “özelleştiklerini” düşünüyorlar.

Tevazuu çöpe attık!

Biz de, “farklı” ve “üstün” olmayı “takva”da değil, “makam-mevki” ile “marka”da arar hale geldik…

Kullukta varlık” aramayı bıraktık…

“Bir Şah’a kul oldum ki, kulu Şah-ı Cihandır,

“Bir Şah’a kul oldum ki, cihan ana gedadır” (muhtaçtır) diyerek sultanlığının önüne kulluğunu koyan Fatih Sultan Mehmed’i kenara koyup, “mevki-makam tutkusu”nu kulluğumuzun önüne geçirdik…

Hayatın sert köşelerini yumuşatan ve insanları bir birleriyle “kardeş” yapan “Hayat Muavenettir” (yardımlaşmadır) düsturundan kopup, Batı kapitalizminin sömürü düzenini anlatan “Hayat Mücadeledir” felsefesine eklemlendik…

Biz de Batılılaştık!

Kılık kıyafetimizden sonra ruhumuz da ötekiler”e benzedi. 

“Biz” artık “biz” değiliz dostlar! Biz çoktandır hiçbir şey değiliz!

925’lerde başlatılan “Dinde reform” çabaları galiba bir ölçüde meyvesini verdi…

Bizi kendilerine benzettiler!

Baksanıza, “tefekkür” ve “tevekkül”den de koptuk!Hayat tarzı bakımından “laikçiler”den farkımız kalmadı: Aynı “moda”yıyaşıyoruz!

Oysa inançlarımızda “âyet” var, “hadis” var, “icma” var, “kıyas” var, “moda”diye bir şeyyoktur! Ayrıca da “moda”, doğru ve kalıcı olanın değil, geçici heveslerin adıdır. “Modanın modası” o kadar çabuk geçiyor ki, maceracı karakteriyle tanıdığımız yazar Oscar Wilde bile bu hız karşısında dayanamamış, “Moda denilen şey o kadar çirkindir ki, onu her altı ayda bir değiştirirler”deyivermiştir.

Bu kadar hızlı bir değişkenliği, İslam gibi bir “ebedi”yetle yan yana yazmak bile abesle iştigal olsa gerektir. 

Eskiden (fukaralık günlerimizde) dindar Müslümanların, temel ihtiyaçlarla sınırlı, son derece sade, gösterişsiz bir hayat tarzları vardı. Ellerindekini paylaşır, dünya ötesi emellerin hizmetinde harcarlardı. Şimdi ise tam tersi bir hayat yaşıyoruz…

Anlaşılan “para”, cüzdanda durduğu gibi durmuyor. Şundan belli ki, paralandıkça hayat tarzımız değişti. Bizi “dünyacı=seküler” yaptı. Artık zengin dindarların da “moda”ları, “manken”leri, “defile”leri, “balayı”ları, tatil köyleri ve “tesettür mayo”ları var. 

Eskiden “takva” ile değerlenirdik; artık “marka” ile değerleniyoruz!

Anlayacağınız “takva” ile “marka” arasına sıkıştık!

Özellikle varlıklı, ama dindar Müslümanlar, “takva” ile “marka” arasında tükeniyorlar.

“Moda” uğruna o kadar benzer şeyler yapmaya başladık ki, çeşitliliğimiz kayboldu.

Dünyada her beş saatte bir McDonald restoranı açılırken (Türkiye’de altı saatte bir cami yapılıyor diye bazıları kıyametleri koparıyor), dünyada çaydan sonra en çok kola türü içecekler tüketilirken; dünyada en çok kullanılan ve bilinen kelimesi İngilizcede “evet” anlamına gelen “okay” iken; dünyada günde 110 bin adet jean (cin=demek boşuna çarpılmadık) satılırken; “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi belirli günler için basılan kartpostallar en az iki yüz ülkede aynı anda satışa çıkıp milyarlarca satarken ve insanlar aynı anda aynı kitapları okuyup aynı filmleri izler, aynı müziği dinler, aynı “star”ları severken, çeşitlilikten nasıl söz edilebilir?

Belirli zamanlarda belirli akımlar, filmler, hatta oyuncaklar salgına dönüşüyor… 

Dünya şişmanları aşağı-yukarı aynı elden çıkma rejimler yapıyor...

“Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi “moda günler”Müslümanı, Hıristiyanı, Musevîsi, Paganı ile bütün dünyada aynı gün kutlanıyor (Müslümanlar ise dinî bayramları aynı gün kutlama basiretini hâlâ gösteremediler) ve tüketimi müthiş kamçılıyor...

Çocuklarımız Walt Disney’in Mickey Mouse’unu kendi akrabalarından daha iyi tanıyorlar.

Kısacası, “tek tip insan”a doğru hızlı bir gidiş var…

Eski diktatörler insanları kendi düşündükleri şekle sokmak için baskı yapar, şiddet uygularlardı. Şimdiki diktatörler farklı metodla aynı sonuca ulaşıyor. İnsanları yine beğendikleri, işlerine yarar buldukları kalıba döküyorlar ama bunu, reklâm ve pazarlama yöntemleri sayesinde, baskı ve şiddet uygulamadan gerçekleştiriyorlar. 

Eskiden krallar, imparatorlar, işgal etmeyi kafalarına koydukları ülkeye askerî taarruzda bulunurlardı. Bir sürü kan dökülürdü. Bu arada halkların kendilerini yabancı istilâcılardan koruma refleksleri devreye girer, mukavemet ederlerdi. Şimdiki zamanın istilâcıları cazip reklâmlar, pazarlama sistemleri ve moda tuzağıyla insan beynini öyle bir yıkama yıkıyorlar ki, gönlümüzle teslim oluyor, her şeyimizle yönetmelerine izin veriyoruz. Artık istedikleri gibi şekillendiriyor, bunu da biz istemişiz gibi kabul ettiriyorlar.

“Mutlu olmanın iki yolu vardır” diyor Benjamin Franklin; “ya isteklerimizi azaltmak ya da imkânlarımızı çoğaltmak...” 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp