Din ve Vicdan

Din ve Vicdan

Vicdanla ilgili çeşitli tanımlamalar yapılmıştır. Ünlü Alman filozofu Kant, vicdanı “içimizdeki ahlak kanunu” olarak tanımlarken ahlakla ilişkisine dikkat çekmiştir.Hanri Benazus ise “Vicdan kendi kendimizi suçlayabilme, sorgulayabilme, gerektiğinde

Din ve Vicdan

 
 

Vicdanla ilgili çeşitli tanımlamalar yapılmıştır. Ünlü Alman filozofu Kant, vicdanı “içimizdeki ahlak kanunu” olarak tanımlarken ahlakla ilişkisine dikkat çekmiştir.Hanri Benazus ise “Vicdan kendi kendimizi suçlayabilme, sorgulayabilme, gerektiğinde kendimize savaş açabilme, kendimize tanıklık edip, kendi kendimize ceza verebilme üstünlüğüdür” derken, insanın kendisini tanıyabilmesi ve kendisiyle yüzleşebilmesi yönüne değinmiştir.

Vicdanı adalet kavramıyla ilişkilendirenler onu “en adil yargıç” olarak tanımlamıştır. M. Gandhi, vicdanı belli hukukî kaidelere dayanan mahkemelerden daha adil mahkeme olarak nitelerken, Fransız edebiyatçı Balzac, öldürülmediği takdirde vicdanın yanılmaz bir yargıç olduğunu söylemiştir.

Dinî ve fıtrî yönünü öne çıkaran tanımlamalar da yapılmıştır. Nurettin Topçu vicdanı “Cenabı Hakk’ın kalbimizdeki sesi” olarak tanımlarken, ünlü Rus yazar Tolstoy “Tanrı’nın kalbimizdeki ışığı” olarak görmüştür. Keza “Tanrısal esin” olarak niteleyenler de olmuştur. Daha genel tanımlama ile vicdan, bireyin içindeki adalet, merhamet ve insaf duygusunun kendisi olarak nitelenebilir. Bu bağlamda vicdan  ‘öteki’nin acısını hissetme, derdiyle dertleşme, paylaşma, empati kurabilme, kalp gözüyle bakabilme ve hepsinden önemlisi bunların gereğini yerine getirebilme becerisi sergilemektir. Hz. Peygamber’e isnat edilen bir rivayette bu konu “kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapma” prensibiyle formüle edilmiştir.

Yaşanan haksızlıklar, hukuksuzluklar veya etik olmayan kimi uygulamalar, çoğunlukla vicdanlara, insaf sahibi insanlara veya kamu vicdanına havale edilir. Zira o, yanılmaz ve yanıltmaz. İman ve vicdan sahibi bir mümin bile bile haksızlık yapmaz/yapamaz, haram işlemez, kötülük yapmaz, yetim malı yemez ve kul hakkına göz dikmez ya da görevini kötüye kullanamaz. Kur’an aksini yapanları, “kalplerini/vicdanlarını kirletmiş” (Mutaffifin 14) kişiler olarak tanımlar. Bakara suresinde ise vicdanının sesini dinlemeyip ikiyüzlü davrananlar “kalpleri hastalıklı insanlar” (Bakara 10) olarak tanımlanmıştır. Bir başka ayette ise, insanı kötülüğe sevk eden nefse vurgu yapılmış ve ruhunu/benliğini kötülüklerden arındıranların kurtuluşa erecekleri mesajı verilmiştir (Şems 7-10).

“Allah sizin yaptığınız gizli aşikâr her şeyi görüyor” mealindeki ayetler veya “akletmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz, tefekkür etmiyor musunuz” formuyla sunulan ihtarlar da, yine bir yönüyle vicdana sesleniştir. Enbiya suresinde Hz. İbrahim’in akılcılığı ve putperestlerle diyaloguna işaret edilirken onun verdiği cevaplar karşısında çaresiz kalan müşriklerin vicdanlarının sesini dinleyerek kendi kendilerini suçladıklarına ve İbrahim’e haksızlık yaptıklarını kabul ettiklerine işaret edilir (Enbiya 64).

Hz. Aişe’ye atılan iftiranın peşine takılan ve bu konuda hiçbir araştırma yapmayan kimi müminlerin dedikoduya teşne tutumları da eleştirilmiş ve “Bu, büyük bir iftiradır demeleri gerekmez miydi” (Nûr 12) sözleriyle kınanmışlardır. Diğer bir deyişle yine vicdanlara seslenilmiştir. İnkârda ısrar eden müşriklerin katı kalpliliğinden bahsedilirken de vicdanlarına vurgu yapılmış ve vicdanları kabul ettiği halde egolarını yenemediklerine dikkat çekilmiştir (Neml 14). İlgili ayette vicdanın ego ve duyguları dizginleme yönüne değinilirken, bu konu bir başka ayette şu önemli uyarıyla somutlaştırılmıştır: “Birisine/bir kavme olan kininiz sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin” (Mâide 2, 8).

Bütün bunlar vicdanın Yüce Yaratı tarafından insan benliğine kodlanan fıtrî duygu veya sesleniş olduğunu anımsatır. Dolayısıyla mümin olduğunu iddia eden her birey aynı zamanda vicdan sahibi olduğunu da kabullenmiş demektir veya olmak zorunadır. Kimi zaman yaşanan tecrübeler kimi zaman bireyin yaşayacağı iç hesaplaşmalar onu açığa çıkarabilir ve insan sığınacağı limanı yine onunla bulabilir. Nitekim Müslüman olmadan önce yağmacılığıyla meşhur olan Ebû Zer el-Ğifârî’yi bu işten el çektiren ve onu İslâm’la tanıştıran amil de kendi iç hesaplaşması, içindeki merhamet duygusu veya vicdanının sesiydi. Rivayete göre yağmaladıkları bir kervandaki bağrışma ve yakarışları duyunca, içindeki ses onu bu eylemden vazgeçirmiş ve İslâm’a giden yolu açılmıştır. Sert mizacıyla tanınan Hz. Ömer’e boyun büktüren ve onu adalet ve merhamet timsali yapan da yine vicdanının sesiydi.

Şunu da hatırlatalım ki, vicdanın dini olmadığı gibi milliyeti ve cinsiyeti de yoktur. Sadece insan olmak kâfidir. Dinî duygu veya inanç onun açığa çıkmasında muharrik unsur olabilir, ancak bunun için sorgulayabilen, akledebilen, yargılayabilen ve hakkı teslim edebilen bir bilinç gereklidir. Sonuç itibarıyla vicdanlı olmak, hem insan olmanın hem de mümin olmanın gereği, hatta zorunluluğudur.

 

 

 

Prof. Dr. İsrafil BALCI

samsun haber tv

Google+ WhatsApp