Din, toplum ve siyaset ekseninde cuma hutbeleri: Akabe Vakfı örneği 

Din, toplum ve siyaset ekseninde cuma hutbeleri: Akabe Vakfı örneği 


Din, toplum ve siyaset ekseninde cuma hutbeleri: Akabe Vakfı örneği 

 

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Öğrencisi; Çiğdem Yaramışlı ve Uludağ Üniversitesi Din Sosyolojisi Yüksek Lisans Öğrencisi Mahmut Çeliker ile
“Din, Toplum ve Siyaset Ekseninde Cuma Hutbeleri: Akabe Vakfı Örneği ” başlıklı makalesinde yer alan Mustafa İslamoğlu Hoca’mızın mülakat bölümünü sizler için derledik.

 

Günümüzde hutbeler asli fonksiyonunu ne kadar icra ediyor?

Mustafa İslamoğlu: Önce şu tespiti yapayım: İmamlar dirilmeden hutbeler dirilmez. Hutbeler dirilmeden cemaat dirilmez. Cemaat dirilmeden ümmet dirilmez. Ümmet dirilmeden insanlık dirilmez. Klasik tasnife göre eğitim üçe ayrılır: Özel eğitim, örgün eğitim, yaygın eğitim. Hutbe bir “yaygın eğitim” yöntemidir. Belki insanlık tarihinin şahit olduğu en yaygın eğitim yöntemi budur. Çarpıcı olan, bu eğitim modelinin tıpkı Cuma günü kılınan öğle namazı gibi her mümine farz olması, daha doğrusu o namazın bir parçası olmasıdır. “Cuma namazı” kullanımı Kur’an’la uyumlu olmayan yanlış bir isimlendirme olduğu için “Cuma günü kılınan öğle namazı” dedim. Sonra bu yaygın eğitim türü bir ömür devam eden tek eğitim türüdür. Ülkeden ülkeye oranlar değişmekle birlikte, teoride yediden yetmişe herkes bu eğitime katılmaktadır. Bu eğitim yüz yıl değil, bin yıl değil, 1400 küsur yıldan beri sürmektedir. Dini literatürle konuşacak olursak, Cuma hutbesi farzdır. Hutbe yaygın eğitim modeli olduğuna göre, bu “eğitim farzdır” demekle eş anlamlı hale gelir. Bu farzı anlamak için, hutbenin değerine ve önemine bir göz atmamız gerek. Bunu anlatmak için de şu soruyu soralım: Cuma günü kılınan öğle namazı 6. vakit değil, 5 vakitten biridir. Öğle namazının ta kendisidir. Kadın olsun erkek olsun Cuma kılanın ayrıca bir de öğle namazı kılması gerekmez. (Sırf bu sonuç bile, Cumanın farz olması konusundaki geleneksel fıkhın kadın-erkek ayrımının ne kadar sıkıntılı olduğunu ortaya koymaya yeter; zira hiç bir nafile bir müminin boynundan bir farzı düşürmez, eğer düşürüyorsa o kıldığı da farzdır.) Mazerete binaen Cuma kılamayana da öğleyi kılmak borç olur.

Cuma’nın öğle yerine kaim olduğu açık. Fakat öğle namazı neden 4 rekat olduğu halde Cuma namazı iki rekattır? Cuma öğle yerine kaimse, o da 4 rekat olmalı değil miydi? İşte bu sorunun cevabını aradığımızda hutbenin önemi ve değeri ortaya çıkar: Dört rekatlı öğle namazı “toplantı günü” anlamına gelen Cuma gününe has olarak yarısını hutbeye vermiştir.

Bu ayrıntılara girmemin tek sebebi var: Hutbenin Cuma günü kılınan öğle namazı içindeki asli unsur oluşuna dikkat çekmek. Sanırım, neden hutbeye farz namazın ilk yarısı kadar değer verilmiştir, sualine vereceğim tek cevap şudur: İslam’ın eğitim ve öğrenime verdiği önemden dolayı.” 

Cuma hutbesi nedir, Cuma hutbesinden ne anlamalıyız?

Mustafa İslamoğlu: “Cuma hutbesi, konuluşu itibarıyla yeryüzünün en yaygın eğitim modelidir. Allah Resulü tarafından uygulamaya konulan ve daha sonra Kur’an tarafından da onaylanan bu eğitim faaliyeti, “siyasal” değil “sosyal” bir faaliyetti. Yani “siyaset bilimi”nin konusu değil, “toplum bilimi”nin konusuydu. Bunun delili de Medine’de verilen toplamda 500 kadar hutbenin birkaç istisna dışında siyer ve hadis kaynaklarında yer almamasıdır. Almadı çünkü Cuma hutbelerinin amacı sosyal eğitim, müfredatı Kur’an’dı. Öte yandan Cuma’nın zorunlu şartları arasında, bazı fakihlerin yorumladığı tarzda “devlet olma” gibi bir şart da yoktu. Zira Cuma günü kılınan toplu öğle namazları ve hutbeler Allah Resulü Medine’ye gelmeden hayli önce başlamıştı ve o şartlarda devletin “d”si bile orada yoktu. Ama küçük de olsa bir “cemaat” yani “toplum” oluşmuştu.

“Cuma namazı” adlandırması da bir zihinsel kopuşun ürünüydü. Kur’an’a göre -Cuma suresinin ilgili ayetinde geçtiği üzere- işin aslı “Cuma günü kılınan öğle namazı” idi. Sonradan Emevi hanedanı eliyle siyasallaşarak “Cuma namazı”na dönüştü. Devleti entrika ve güç yoluyla ele geçiren Emeviler, bu namazın kendi meşruiyetlerini ikame için kullanabilecekleri muazzam bir potansiyel taşıdığını keşfettiler. Emevileri cezbeden, işin “namaz” kısmı değil “hutbe” kısmıydı. O günkü dünya şartlarını düşündüğünüzde, bu her otoriter yöneticinin gökte arayıp yerde bulduğu bir fırsattı. Her hafta yediden yetmişe yönettiği kitlenin güç unsurunu temsil eden erkekler zoraki elinin altındaydı. Savaşan kesim olan “erkekler” devlet için önemliydi. Kadınlar ve köleler Cuma’nın dışında tutulmalıydı. Ürettikleri rivayet ve fıkıhla kadınları ve köleleri Cuma’nın dışında tutmanın dinsel altyapısını da oluşturmayı ihmal etmediler.

Emeviler devletin tepesine iyice yerleşip hanedanın beka sorununu çözünce, halifeler ve valiler Cuma hutbesi verme işini atadıkları “Cuma imamları”na bıraktılar. Kendileri bayram hutbeleriyle yetindiler. Cuma imamı atamada zorda kalmadıkça Arap kavmine mensup insanları tercih ettiler. Zira Emevi siyaseti “arube” adı verilen ve yer yer şovenizme kadar varan “Arapçılık” ideolojisine dayanıyordu. Hatta Arap  olmadığı halde Cuma hutbesi veren alimleri cezalandırdıkları bile oldu. En sonunda Cuma namazı, devletin sürü yetiştirme propagandasına dönüştü. Hutbeler devlet propagandasına dönüştü. Hatta bu konuda öyle ileri gittiler ki, Cuma hutbelerinde Emevi hanedanının müzmin muhalifleri Ali ve Nebi’nin kızı Fatıma’nın çocuklarına küfretme sünnet-i seyyiesi –yani “kötü sünneti”- koydular. Hutbelerde Ali evladına sövmek zorunluydu. Bunu yapmayanı görevden alıp cezalandırdılar. Bir çok yerde cemaat protesto etti. Kufe’de, Vasıt’ta ve Basra gibi bir çok yerde cemaat ayaklandı, hatibi taşa tuttu, camiyi terk etti. Fakat Emeviler bunu yapanların kellelerini kestiler, taş atan kollarını kestiler, toplu katliam uyguladılar. Mesela Ebu Hanife’nin büyük hocası İbrahim en-Nehai gibi alimleri Cuma’ya gelmedikleri için ölümle tehdit ettiler. Onlar da canlarını kurtarmak için Cuma’ya geldi ama kendi başına öğle namazı kılmakla yetindi.

Bu neredeyse 70 yıl devam etti. Adil yönetici Ömer İbn-i Abdulaziz’in hilafetine kadar sürdü. Tabi bu uygulama Ömer İbn-i Abdülaziz’den sonra da devam etti. Ama asıl söyleyeceğim şey burada hutbelerin nasıl devletin vatandaşı sürüleştirme politikasına dönüştüğü. Yani Cuma günü kılınan ve eğitime hasredilen, toplumsal kaliteyi yükseltmek için yaygın eğitim modelinin dünyadaki en verimli modeli olan Cuma günü kılınan namazdan önce okunan hutbenin siyasallaştırılması hutbeyi öldürdü. Cuma günü kılınan öğle namazını öldürdü, cemaati öldürdü, camiyi öldürdü. Cemaati öldürdü sürüye dönüştürdü, imamı öldürdü papaza dönüştürdü, hutbeyi öldürdü siyasal söyleve/propagandaya dönüştürdü ve camiyi öldürdü miting meydanına dönüştürdü.

Ama bugün cumalar, çok az istisnaları dışında Allah Resulünün sünneti üzerine değil,  Emevi hanedanının sünneti üzerine uygulanıyor. Türkiye’deki de bunun istisnası değildir. Hatta “Parayla namaz kıldırılamaz” içtihadının müçtehidi olan Ebu Hanife’nin mezhebine mensup olma iddiasındaki Türkiye birçoklarına göre uçta yer alır. Birçok ülkede bulundum, bilirim. Cuma hutbesini oranın en âlim kişisi gönüllü ve fahri olarak kıldırır. Ama Hanefi bir ülkede Ebu Hanife’yle dalga geçer gibi namaz kıldırdığı için para alan devlet memurları kıldırır.

Sizce din, devletin müdahale alanında olmalı mı?  Türkiye’de laik bir devlet var mı veya varsa nasıl olmalı?

Mustafa İslamoğlu: Türkiye laik bir devlet olsaydı diyanet diye bir kurumun olmaması gerekirdi. Türkiye’de laik devlet olmamasının en tipik örneklerinden biri diyanet diye bir kurumun olmasıdır. Aslında diyanet kurumu, Osmanlıdan iktibastır. Yani Osmanlı’daki din-devlet ilişkilerinden çok kötü bir iktibastır. Osmanlı’daki din devlet ilişkileri de, Bizans’tan iktibastır. Bizans’tan aynen alınmadır. Bizans’takinin kaynağı da Sasaniler’dir. Sasaniler, özellikle Sasani kurucu imparatorlarından Kuruş dönemindeki Zerdüşt baş rahibiyle bir sözleşme imzaladı. Buna göre “din ve devlet ikiz kardeşlerdi”. Ateşperest baş rahibin “din” dediği ruhban sınıfıydı. Bu modele göre; din adamları sınıfı devlete meşruiyet kazandıracak, devlet de ruhbanları koruyup kollayacaktı. Bizans tipi din-devlet ilişkisi daha Muaviye döneminde danışman yapılan John of Damascus / Yuhanna ed-Dımaşki ve oğlu tarafından Emevilerin modeli haline gelmişti. Bizans modelinin aslı olan Sasani modelinin hikayesi ve imzalanan sözleşmenin metni İbni Mukaffa yoluyla İslam kültürüne girdi. İbn-i Mukaffa bu modeli din-devlet ilişkilerinde bir model arayışı içinde olan Abbasilerin önüne koydu. Abbasiler hem adamın modeli aldılar, hem de canına kıydılar. Devletin dini koltuk değneği olarak kullanma süreci, Abbasiler döneminde teorik altyapısına böylece kavuşmuş oldu. İbn Mukaffa, Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur’un başdanışmanı ve ünlü el-Edebu’s-Sağir kitabının da yazarıdır.[1]

Tarihte İslam ne zaman devletle aynı çuvala girmişse, bu ilişkiden zararlı olarak çıkan hep İslam olmuştur. Zira devletle çuvala girmek yılanla çuvala girmektir. Din eğer devletle aynı çuvala girerse, devlet dini sokar. Yılanla insan çuvala girerse yılan insanı sokar. Neden?  Çünkü güç devletin elindedir. Devlet sipariş verir. Şuanda da Kur’an’ın açıkça haram kıldığı faize, yolsuzluğa, israfa, piyangoya, ehliyetsizliğe, meşveretsizliğe, adaletsizliğe haram diyemeyen din bürokrasisi sigara hakkında haramdır fetvası yayınladı. Haramı Allah koyar. Yani Nahl süresinin 116. ayetinde “ağzınızla yalan uydurarak Allah’ın yerine geçip şu helaldir şu haramdır demeyin” diyor. Peygamber ömründe kendisine bir haram koymaya kalktı. Bunun üzerine Tahrim süresinin ilk ayetlerinde reddedildi ve uyarıldı. Aslında bu dini otoritenin, devlet otoritesinin ağzına bakması olayıdır. Yani çok örneği görülmüştür. Bu basit bir örneğidir. Böyle durumlarda devlet dini istediği gibi kullanır ve istediği gibi istismar eder.

Bir de “Diyanet hangi dinin diyanetidir?” sorusu var ki bu meselenin bam telidir. Ortada en az iki din var: Biri Kur’an’la indirilen Allah’ın dini, diğeri de Müslümanların ürettiği din kültürünün din ilan edilmesiyle oluşmuş olan uydurulmuş din. Oysaki din kültürü ayrıdır, din ayrıdır. Dinin sahibi Allah’tır, din kültürünün sahibi Müslümanlardır. Din kültürü beşeridir, din ilahidir. Beşeri olanla ilahi olan arasında ki fark Allah’la insan arasında ki fark kadardır. Din kültürünü toplum üretir, dini Allah üretir.

Hocam burada araya girmek istiyorum. Devletin din üzerinden toplumla bağlantı kurmasına karşı mısınız? Herhangi bir şekilde, mesela din eğitimi noktasında? Bu noktada devletin kendini soyutlaması mı gerekir?

Mustafa İslamoğlu: Devlet dinin üzerinde tahakküm kurmamalı. Yani devlet dinin harim-i ismetine el uzatmamalı. Devlet, dine ne zaman elini uzatırsa oradan güç devşirir ve siyasetin isini ve pasını oraya bulaştırır. Çünkü devlet, iktidar, güç demek, para demek, erk demek. Bunların olduğu yerde her türlü suistimal her türlü entrika olur. Bu kirlilik dine bulaşmamalı. Peki din, bu kirliliği temizleyemez mi? Dinin ilkeleri vardır. İlkelerine uyduğunuz zaman, ne kadar samimiyseniz o kadar temiz kalırsınız. O ilkelere uymak için de devletle aynı çuvala girmeye gerek yoktur. Aksi halde para ve gücü elinde bulunduran devlet dini pazarlar. Kindi’nin dediği gibi, “sattığı şey satanın elinden çıkar”. Din satan dinsiz kalır.Bu durumda dini istismar eden devlet de gerçekte dini olmayan devlettir. O devlet adını istediği kadar “…İslam devleti” koysun… Hangisini alırdınız; Sudan İslam Devleti, İran İslam Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti, Suudi Arabistan Şeriat Devleti?.. Kral çıplak. Onun için din yakasını devlete kaptırmamalı. Dine taşıtmadığımız şey kalmadı. Dine hamal muamelesi yaptık tarih boyunca; yazıktır, günahtır. Gördük görüyoruz. Zaten içinde bulunduğumuz çukur gösteriyor. Ahlak gitmiş, akıl bitmiş, vicdan kurumuş, adalet yok olmuş, merhamet kalkmış, kalite hak getire, bilim kaf dağına gitmiş, araştırma ve icat ruhu bitmiş, keşif bitmiş. Kur’an şurayı emretmiş, dünyanın en despot monarşileri, en zalim liderleri, en zorba yöneticileri Müslüman şarkta. Neyin peşindeyiz? Deniz bitti, biz serap görüyor, gördüğümüz serabı bir de utanmadan başkalarına pazarlamaya kalkıyoruz. Bir yerde yanlış yaptık. Sonucun kötü olduğunda herkes müttefik, ama “haydi sebepleri teşhis edelim” dediğinizde dananın kuyruğu kopuyor. Dokunan yanıyor. “Orada dur” diye birileri kazan kaldırıyor. Bunlardan kimisi menfaatinin adını din koyup sebepleri karıştırırsan “din elden gider” diyor, kimileri kendini devlet ilan edip “Devletin ali menfaatleri”nden ve hikmet-i hükümetten dem vuruyor… Bu yüzden Müslüman şark dünyanın en büyük tımarhanesine dönüştü. Bütün bu korkunç sonuçların faturasını birçok insan İslam’a kesiyor. Gerçek bir Müslüman için bu büyük bir vebal, ne korkunç bir günah, ne vahim bir sonuç! Oysaki din insanı “iyi insan” yapmak için var. Zira dinin amacı insana yardımcı olmaktır. Vahyin amacı ahlaka yardımcı olmaktır. İbadetin amacı ahlaka yardımcı olmaktır. Bir din ki eğer mensuplarının aklını, bilgisini, iradesini, vicdanını, adaletini, liyakatini, merhametini, bilincini, kalitesini özetle insanlığını artırmıyorsa, ya o din “hak din” değildir, ya da insanlar dinlerine zulmediyorlar demektir.

 [1] Burada ifade edilen için ayrıntılı olarak bkz. Mustafa İslamoğlu, İnsan Devleti, 23 Mart 2016. Son Erişim Tarihi https://mustafaislamoglu.com/insan-devleti/ , 20.02.2019.

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp