DİN ADAMI TANIMLAMASI

DİN ADAMI TANIMLAMASI


DİN ADAMI TANIMLAMASI

 

 

“İslâm’da din adamı sınıfı var mı?” diye bir soru sorulsa, sanırım hemen herkes “yoktur” karşılığını verir. “O halde ‘şeyh, ğavs, kutup, Allah dostu, velî, evliya’ gibi tanımlananlar neyin nesi, böyle bir sınıf var mı?” diye ikinci bir soru yöneltilse, bu sefer ama veya fakat gibi istisnalarla zorlama izahlar yapılır. Hiç evirip bükmeden söyleyeyim, anılan sıfatların tamamı vahye göre anlamsızdır ve sonradan üretilmiştir. Buna “hoca” sıfatı da dahil. İslâm inancına göre peygamber soyu bile olsa hiçbir kişi veya guruba özel paye verilemez veya böyle bir paye elde edilemez.

Belki bazıları ayette geçen “evliyaellah/Allah dostu” kavramından hareketle, böyle bir özel statü olduğunu düşünebilir. Zinhar doğru değil. Nitekim Kur’an bunun çerçevesini Yûnus suresinde çok net bir şekilde çizmiş ve şu ilahi ilkeyi getirmiştir:

Allah dostlarına/Allah’a yakın olanlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de. (Yûnus 10/62).

Onlar iman eder ve Allah’ın emirlerine aykırı hareket etmekten sakınırlar (Yûnus 10/63).

Dikkat edilirse ayete göre Allah dostu olmanın iki kriteri vardır. Bunlardan birisi O’na iman etmek, ikincisi ise O’nun emirlerine uymaktır. Diğer bir deyişle Allah’a inanan ve onun sınırlarını aşmaktan kaçınan her birey istisnasız Allah dostudur. Buradan hareketle birilerine böyle bir paye vermenin anlamı da yoktur.

Unutulmamalı ki, her birey Allah katında eşit ve aynı statüdedir. Vahye göre O’nun katında üstün mertebe elde etmenin yolu takvadır (Hucurât 49/13). Takva ise kulluk bilinci geliştirmek ve ilkelerine uyma hassasiyeti göstermektir. Dolayısıyla İslâm’a göre hiçbir bireye veya zümreye özel statü veya “din adamı” sınıfı rolü verilemez.  Buna mukabil dini ilimler alanında tahsil görmüş, uzmanlaşmış kişilerden söz edilebilir, ancak bunlar mesleği din olan “din adamı” sınıfı değil, dinî konularda uzmanlaşan kişilerdir. Dolayısıyla dile getirdikleri görüşler, dinin kendisi değil, dinden anladıklarıdır. Diğer bir deyişle yorumdur. İkisini karıştırmamak gerekir.

 “Din adamı” denince, ilk önce akla “hoca” tanımlaması gelmektedir. Maalesef bu sıfat konusunda ciddi bir kavram kargaşası vardır. Örneğin üniversitedeki öğretim üyesi de, dinî konularda ahkâm kesen alaylı ve mektepliler de veya din hizmeti verenler de “hoca” sıfatıyla tanımlanmaktalar. Hatta birtakım kisvelere bürünüp sözde dinî görüntü sergileyenler de bu sıfatla anılmakta ve bunlara “din adamı” gözüyle bakılmaktadır. Oysa din adına özel görünüm, kisve ve kostüm olmadığını bu vesile ile hatırlatalım. Sonuçta “din adamı” sıfatıyla özel bir kategorik ayrım yapılınca mesleği din olan bir zümreyi doğal olarak kabul etmek durumuyla karşı karşıyayız ki, dinin kurucu ilkesine göre bunu kabul edebilmek mümkün değildir.

“Hoca” olarak tanımlananların kahir ekseriyeti İslâm’da din adamı sınıfı olmadığını kabul etse de, kendilerine böyle bir gözle bakılmasından rahatsız değiller. Böylece kendilerini din hakkında icazetli/yetkili veya yetkilendirilmiş gibi görmekten çekinmemekteler. Nitekim çoğu, Allah adına konuştuğu iddiasıyla halkın karşısına çıkmaktadır. Mamafih insanımızın bir kesimi de bu konumlandırmadan memnun gözüküyor. Kısaca alan da satan da razı. Hâlbuki din adına konuşan kişi, esasen kendi görüşlerini veya dinden anladıklarını dillendirmektedir. Her birey kendi anladığına göre konuşunca, birsinin söylediğiyle diğeri birbirini tutmamaktadır.

Diğer yandan her konuşan, kendisinin mutlak doğru olduğu vehmiyle hareket ettiği için dini konuda bilgi almak isteyen dinleyici zihin bulanıklığı yaşamaktadır. Kanımca bu kargaşayı yine din adına konuşanlar giderebilir. Örneğin bu konuda ahkâm kesenler “Benim görüşüm, benim yorumum veya anladığımdır” kaydını düşer, bilgi paylaşımında bulunarak tercihi bireye bırakırsa, sanırım problem büyük oranda minimize edilir. Lakin siz hiç din adına konuşanlardan böyle bir yaklaşım sergileyeni gördünüz mü?

Şunu da hatırlatayım ki, Kur’an din adına ahkâm kesen ve kendi kanaatlerini insanlara din diye sunan ruhban sınıfını şiddetle kınamaktadır (Hadîd 57/27). Aynı zamanda kimi otoriteleri din adamı sıfatı veya sınıfı olarak kabul edenleri de eleştirmektedir (Tevbe 9/31).

Diğer yandan Kur’an din üzerinden kendilerine özel statü sağlayıp geçim temin eden/dünyalık saltanat kuran oligarşik dini yapıları da net bir şekilde kınanmakta (Tevbe 9/34) ve bunları karınlarına ateş doldurmakla suçlamaktadır (Bakara 2/174), dahası varacakları yerin cehennem olduğunu haber vermektedir (Tevbe 9/65).

Ülkemiz özelinde düşünülürse kimi dinî görünümlü yapıların üst kadroları, din üzerinden statü ve rant elde ederek büyük bir saadet zinciri kurmuş durumdalar. Hâlbuki Kur’an Ehl-i Kitâb din adamlarının din üzerinden kazanç elde etmelerini kınadığı gibi bunların haram yediklerini vurgulamaktadır (Mâide 5/62-63).

Netice itibarıyla din adına yetkilendirilmiş özel veya tüzel kişilik olmadığına göre, hiç kimse hakikat tekelciliğine soyunmamalı. Zaten dinî hassasiyeti olan hiçbir birey de böyle bir anlayışla hareket etmez. Zira Kur’an “Allah adına kimse hüküm veremez” (En’âm 6/57) ölçüsünü getirmiştir. Mâide 63’de de Allah adına hüküm veren ve din dayatanlar yerilmektedir.

Unutmamak gerekir ki, Resulüllah’ın vefat ettiği günden itibaren devreye yorum girmiştir ve söylenen her şey yorumdan ibarettir. İnancımıza göre kimse mutlaklık iddiasında bulunamaz ve kendisine din inzibatlığı rolü veremez. Dolayısıyla din adına konuşan veya mutlak hakikat iddiasıyla ortaya çıkanların, kendi yorumlarını/kanaatlerini Allah’ın dini gibi sunduklarını unutmamak gerekir. Bu yüzden din anlatılmalı, bilgi paylaşılmalı, ancak kimse hakikat tekelciliği yapmamalı ve yorum gönüllere/vicdana bırakılmalı diye düşünüyorum.

 

 

samsun haber

Google+ WhatsApp