Dilin bayramı var kendisi yok!

Dilin bayramı var kendisi yok!


Dilin bayramı var kendisi yok!

 

 

Muhtemelen pek çoğunuzun böyle bir bayramın varlığından haberi yoktur. Olsa da, olmasa da, resmi zevat tarafından 26 Eylül “Dil Bayramı” yapılmıştır... 

Türkiye’de, resmi zevatın bayram kutlaması demek, içeriksiz klişe nutuklar atılması demektir...

Her bayramda hep öyle yapılır: “Günün mana ve ehemmiyetine uygun” toplantılarda, “Günün mana ve ehemmiyetine uygun” sözler sarfedilir...

Sıkıcı, içeriksiz klişe cümleler tekrarlanır!..

Türkçe’yi ilk kez resmileştiren Karamanoğlu Mehmed Bey anılıp, ansiklopedilerden devşirme fermanı kekelenir.

Aslında ne böyle bir ferman var, ne de o tarihte Karamanoğlu Mehmed Bey “ferman” çıkaracak mevkidedir.

Geçelim…

“Türkçemiz ne halde?” diye hiç sorulmaz; “Nasıl bu halden kurtulur?” diye araştırılmaz; Türkçe’nin Sırları (Rahmetli Nihad Sami Banarlı’nın Türkçe üstüne yazılmış enfes kitabının adı) üzerine düşünülmez. 

Dörtyüz kelimeden müteşekkil (bir araştırmaya göre 350- 400 kelime ile konuşuyormuşuz) bir dil ile kalıcı edebiyat yapmanın imkânsızlığı üzerine hiç durulmaz.

Türkçe’yi Çıtakça’ya (bu da rahmetli İsmail Hami Danişmend’in ifadesidir) peşkeş çekmenin, Amerikancanın tasallutunu önce meşrulaştırıp ardından kutsallaştırmanın (İngilizce eğitim veren Türkçe okullar açmak başka ne anlama gelir ki?) nelere mal olduğu konusu gündeme bile getirilmez.

Dünya yüzünde şöyle-böyle neredeyse beş bin yıldan beri Türkçe konuşuluyor. Bu süre, bir dilin dünyanın en zengin, en gelişmiş dilleri arasına girmesi için kâfi derecede uzun bir süredir...

Gelin görün ki, kimi umursamazlığımız, kimi tembelliğimiz, kimi bilgisizliğimiz, kimi de ideolojik saldırılarımız sebebiyle Türkçe’miz kısırlaşmış, güdükleşmiştir. 

Özellikle sosyalist önderlerin “devrim” histerisine tutulup her şeyi devirmeye yeltendikleri 970-990 döneminde, zamanın siyaseti, üniversitesi, medyası ve Dil Kurumu koalisyonunca türetilip yaygınlaştırılan “uydurukça”nın saldırısına uğramış, adeta yerlere serilmiştir.

Dil kendi seyri içinde özgür bırakılırsa gelişip güçlenir. Sosyal hadiseler zorlamayla yönlendirilemez...

Zorlama tek şey getirir: Bozar, tüketir, yanlış mecralara sürükler. Türkçe’nin başına gelen de budur.

Geçenlerde çok mağazalı bir alış veriş merkezine gitmiştim. Merkezin yemek bölümünde en az elli tane-eski adıyla- “aşhane” vardı. Ama kimisinin levhasında “yemekchi”, kimisinin “chiken”, kimisininkinde “pizza”, “sandwich” filan yazıyordu. 

“Galiba fazla yürüdük Amerika’ya geldik” dedim içimden.  

Üzerimizde “mont”, “tişört”, “eşofman”, onların göğüs bölgesinde “Shopping Club” (alışveriş klubü)... “Pnicher” (cezacı)... “Active world” (canlı dünya)... “Kingdom” (kiralık) yazıları...” 

Baktıkça insanın yüreği acıyor.

Dünkü bakkallar büyüyüp ya “süper market”, “hiper (biz sadece tansiyonun “hiper”ini bilirdik oysa) market”, son birkaç yıldan beri de “groos market” oldular...

Çoktan beridir berbere gitmiyor, saçımızı sakalımızı “Kuaför”e kestiriyoruz. “Floris”ten çiçek alıp “Reception”a yol yordam soruyor, “Car Wash”da otomobilimizi yıkatıyoruz. 

“Moral FM” (yazıldığı gibidir), “Joy FM”, “Number One”, “Power FM” gibi radyolar dinleyip, “Star”, “En Ti Vi”, “Bi Bi Si” (okunduğu gibi yazılmaz), “Show” gibi televizyonlarda “Paparazzi”, “Show Time”, “Objektif”, Talk Show” türü programlar seyrediyoruz. Deri giysilerimizi ise “Leaderland”dan satın alıyoruz.

Haberleri de pek tabii haberciler değil, “anchirman”lar sunuyor.

Buna rağmen hâlâ Türkiye’de Türkçe konuşulduğunu, Türkçe yazıldığını, Türkçe düşünüldüğünü (boş verin, düşünmek zaten yasak) iddia edip “Dil Bayramı” kutluyoruz öyle mi?..

Şu hale gelmiş bir Türkçe’ye bayram yapmak değil, matem tutmak gerekiyor! 

 

milli gazete

Google+ WhatsApp