Devletin öğrettiğiyle hayatın öğrettiği farklı!

Devletin öğrettiğiyle hayatın öğrettiği farklı!


Devletin öğrettiğiyle hayatın öğrettiği farklı!

 

Yakın tarihi tartışma konusunda zihinler yeterince özgür değil! Bu bakımdan, yakın tarihle alışageldiğimiz “övgü” ya da “sövgü“ dışında, gerçekleri arayış cehdiyle ilgilenen tarihçi, mayın tarlasında yürümeyi göze almak mecburiyetindedir.

Bunları hiçbir ard niyet, peşin hüküm taşımadan ve halkın yönetime katılması bağlamında, içi demokrasi ile doldurulmuş bir cumhuriyete asla alternatif aramadan tüm samimiyetimle ve ciddiyetimle söylüyorum:.

Yâni, mayın tarlasında yürüdüğümü bile bile bu yazıyı kaleme alıyorum. Çünkü kalem yazmak zorundadır! Yoksa bilgi vicdanı rahatsız eder!

Birileri istediği kadar aksini söylesin, dilediği kadar “Aslında eleştirmek ve tartışmak yasak değil de, hakaret etmek yasak” şeklinde bir yaklaşımla yasaklara ve yasakçılığa “kılıf” bulmaya çalışsın, olmuyor: Çünkü ben kendimi ancak özgür hissettiğim kadar özgürüm! Ve yakın tarih konusunda kendimi özgür hissetmiyorum! 

Esasen kimi etkili-yetkili çevrelerin zihinleri de, bu konudaki özgürleşmeyi taşımaya henüz hazır değil. Bu yüzden, ne zaman yakın tarihe ilişkin farklı bir şey gündeme gelse, aba altından sopa göstermeye varan hassasiyetler ortaya çıkıyor. 

Yakın tarihe bakışımız salt duygusal! “Duygusal” olanın “bilimsel”, “tarihsel”, “mantıksal” olmak gibi bir zorunluluğu zaten yoktur: Yakın tarihe ilişkin “derin analiz”lere rastlayamayışımızın en önemli sebebi bence budur.

Açıkçası “gerçek tarihçi” yakın tarihten kaçıyor. Öncelikle yanlış anlaşılmaktan, yanlış anlaşılıp süründürülmekten, hatta bazılarına “aykırı” gelebilecek “bilimsel” ve “tarihsel” yaklaşımından dolayı “vatana ihanet”le suçlanmaktan korkuyor.

Kimse durup dururken huzurunu bozmak istemez. Ayrıca da kimseden kahraman olmasını filan beklemeye hakkımız yok! O zaman da meydan ya tümüyle “yakın tarih şaklabanları”na kalıyor ya da tam bir “mürit mantığı”yla yakın tarihe ilişkin hükmünü çoktan vermiş siyasi duygusallara…

Onlar da dönemin belli bölümünü “övmek”, diğer bölümüne “sövmek” dışında bir şey yapmıyorlar…

Sonuç olarak yakın tarihimiz ve yakın tarihi olumlu-olumsuz yönleriyle etkilemiş isimler bir alacakaranlık kuşağında, “övgü-sövgü” ikileminde kala kalıyor: Yeterince ne Sultan Abdülhamid’i tanıyoruz, ne Sultan Vahideddin’i; ne Enver Paşa’yı, ne Atatürk’ü, ne İnönü’yü, ne de Rıza Nur’u…

Sır küpüne düşmüş gibiyiz: Sorunlar ve sorular birikiyor… İstiklâl Savaşı’mızın gerçek kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa’nın neden daha sonra kabuğuna çekildiğini,  domates-salatalık yetiştirerek hayatını kazanmak zorunda kaldığını, yakın tarihe ilişkin anılarının (İstiklâl Harbimizin Esasları) neden yıllar boyu yasaklandığını bilmiyoruz! 

Henüz Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma Vapuru’nda bile anlaşmış değiliz: Kimilerimiz “çürük-çarık” olduğundan söz ederken, kimilerimiz neredeyse “transatlantik” tanımlaması yapıyoruz!

Çocukluğumda okuduğum ders kitaplarına göre, Atatürk, asker olduğu halde ne komutanlarından, ne de Padişah’tan izin almaksızın “çürük Bandırma Vapuru”na atladığı gibi işgal altındaki İstanbul’dan çıkıp sağ salim Samsun’a varmıştı…

Duyduklarım ise ders kitaplarında okuduklarımdan çok farklıydı: Güya Atatürk’ü Samsun’a Sultan Vahideddin göndermiş, bunun için de, Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan en iyi gemilerden birini tahsis etmişti. 

Meşhur Bandırma Vapuru “çürük-çarık” değil, sapasağlamdı.

Başladık bir kere, mecburen devam edeceğiz. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp