Derinlik korkusu

Derinlik korkusu


Zamanın bir kavşağından itibaren dillere pelesenk olan bir sloganla başladı sanki her şey: “Hayatı kolaylaştırmak” Hayatın zor olduğu ve bundan bir şekilde kaçılması gerektiği gibi aceleye getirilmiş bir yargıdan doğuyordu bu slogan. Yeryüzü ekseriyeti bu ‘kolaylaştırma’ ülküsüne bekleneceği üzere kolay inandı. Hoşa giden yanları vardı nihayetinde ‘kolaylaştırma’nın vadettiği bir dünyanın. Sonrasında, genel eğilime uygun olarak yeni çağın neredeyse bütün fikirleri bu her şeyi ‘kolaylaştırma’ yönlenmesi üzerinden şekillenir, en azından bundan etkilenir oldu.

Hayat zor muydu gerçekten? Hiç şüphe yok öyle olduğuna... Tabiatı böyle... Elmanın tatlı, güneşin sıcak, denizin engin, kışların soğuk, çiçeklerin renkli, ateşin yakıcı olması gibi... Bir şeyin tabiatı onun değişmezi değil midir? Elmayı tuzla barıştırmaya çalışmak, güneşi ılıştırmak, denizi şişelemek, kışları ısıtmak, çiçekleri siyah beyaza mahkum etmek, ateşi serinletmek akıl işi midir? Peki, zor olmak hayatın tabiatı ise, hayatı kolaylaştırmanın akıl işi olduğunu kabullenmekte neden bu kadar acele ettik?

“Verdiğin örnekler hayatın durumuna tam olarak uymuyor, hayatın kolaylaştırılabilir tarafları da var” denebilir. Bunun böyle olduğunu elbette biliyorum. Ama kolaya yönelen ve alışan bir zihnin, zaman içinde bu kolaylığı hayatın her alanına yayma hatasına düşeceğini de biliyorum. Bu da insanın tabiatı çünkü... Bugün olan biraz da buymuş gibi geliyor ister istemez insana. Kolay yaşamak, kolay ulaşmak, kolay ısınmak, kolay çalışmak gibi nispeten makul karşılanabilecek yönelimler bugün kolay düşünmek, kolay anlamak, kolay hüküm vermek, kolay hissetmek, kolay başarmak gibi insanlığı en hafif tabiriyle çaptan düşürecek istenmeyen yönelimler ortaya çıkardı. Hayatta bazı şeylerin tabiatı üzere kalması, yani kolaylaştırılmaması ana fikri ciddi ölçüde kaybedildi. Nihayetinde kolay ulaşılmasında beis görülmeyen kestirme fikirler, düz mantıklar, ucuz hissiyatlar, basit zevkler hayatın ana gövdesini neredeyse bütün bütün ele geçirdi.

“Zorluk iticileşmiştir; çünkü zorluk, kendinde hak görmeyi reddeder, potansiyelin büyüsünü bozar, hareketliliği ve esnekliği sınırlar, memnuniyeti geciktirir, dikkati dikkat dağıtıcılardan başka yöne çevirir ve sorumluluk, adanma, dikkat ve düşünce ister” diye yazmış Michael Foley, ‘Saçmalıklar Çağı’ kitabında.

Bir şeyleri gerçekten öğrenmeye çalışmanın, bir şeylerin anlamında takılıp kökleşmenin, bir meseleye, meselelere uzun uzun kafa yormanın, tek boyuttan bakmamanın, derinliğine idrake çalışmanın, yalın bir dikkatle işin doğrusunu aramanın, bunun için uzun yolu göze almanın, zorluklara talip olmanın ve bunun gibi özünde ‘kolaylaşma’sı mümkün olmayan yönelimlerin yavaş yavaş hayatdışı bırakılmaya başlandığı bir dünyada yaşıyoruz bugün. Bu gidiş, belki bir çok şeyi kolaylaştırıyor ama yaşadıklarımızı daha anlamlı, daha derinlikli, daha zengin, daha engin kılmıyor. Sığ sularda yüzmeye alışmak bir tür derinlik korkusu peydahlıyor insanlarda. Oysa anlamın denizi suyun insan boyunu aşmadığı sığ kıyılardan ibaret değil, derinliklerin kendi içlerinde gizlediği nice güzellikler var.

“Büyük hakikatlerin çapı da büyüktür” dedi beyaz saçlı adam, “çeperinden merkezine giden yol bazen bir ömür sürer”

Google+ WhatsApp