Derin histeri

Derin histeri


Kısıtlı şartlarda da olsa alışveriş merkezlerinin açılacak olması çok itiraf etmek istemeseler de birçoğumuzda heyecan uyandırmış olmalı. Bugünün insanı için hayatın küçümsenmeyecek bir kısmı böyle cazibe satan merkezlerde geçiyor çünkü. En azından bir çok insanın yeni zamanların miladı olarak görmek istediği korona pandemisinden önce böyleydi bu. Bu sürecin insan düşüncesinde bir milat değilse de bir küçük dönemeç etkisi uyandıracağını ben hâlâ ümit ediyorum. Ama ‘düşünce’ kavramı, gündelik karşılıklarının ötesindeki aslî derinliğiyle kalabalıkların hayatında ne kadar kendine karşılık bulabiliyor, meselenin orası tartışmaya açık... Muhtemel ki bu zihniyet dönemecini, insanlık adına zihnini zorlamayı kendine vazife bilmiş ‘mesele sahibi’ insanlar artık alıştıkları yalnızlıklarıyla dönecekler sadece. Bunun insanlığa etkileri olacak mutlaka; ama bu etkiler bugünden yarına ortaya çıkar mı, bu gayret kalabalıkların freni patlayan hayat kamyonunu duvara toslamadan durdurmaya yeter mi, açıkçası ondan da pek emin değilim!

“Ne düşünüyorsun böyle derin derin” dedi kanepede oturan. “Neden hiçbir şey düşünemediğimi!” dedi pencereden dışarıya bakan.

İnsanların pandemi öncesi alışkanlıklarına geri dönmek istemesini belki de anlamak gerekiyor. Aslında geri dönmek istedikleri şey hayatları çünkü... Şu sıra hayatlarının küçük bir parçasını, yani evlerinde geçirdikleri zamanı bütüne yayarak geçirmek zorunluluğunu yaşıyorlar. Evde geçirilen zaman, zaten hikayenin döndüğü bir yer olmaktan çok önce çıkmıştı. Şimdi, her dışarıdaki o hareketli, hatta neredeyse heyecan verici derecede kaotik hayatı, durgun, hareketsiz, olaysız, dolayısıyla heyecansız bir ev hayatına sığdırmak bir yerden sonra sıkıyor herkesi. Belki çok da acayip bir şey değil bu... Ama yine de acayip olan bir şey var halimizde; o da dışarıda gerçekten cana şifa, heyecan verici, hayatımıza renklerini taşıyan dopdolu bir şeyler yaşanıyor olduğuna bu kadar korunmasızca, bu kadar kendimizi kaptırarak inanıyor olmamız.

“Günümüz toplumu artık Foucault’nun bahsettiği hastaneler, tımarhaneler, hapishaneler, kışlalar ve fabrikalardan oluşan bir disiplin toplumu değil. Bunların yerini çoktan beridir fitness salonları, bürolardan oluşan gökdelenler, bankalar, havaalanları, alışveriş merkezleri ve gen laboratuarları aldı. 21. yüzyıl toplumu artık bir disiplin toplumu değil performans toplumudur. Sakinleri de ‘itaatkar özne’ değil, performans öznesidir” diyor ‘Yorgunluk Toplumu’ kitabında Byung-Chul Han.

Alışveriş yapmak, yeni bir şeyler almak, herkesin sahip olduklarına sahip olmak, popüler şeylerden haberdar olmak, günün trendlerini takip etmek, ekran başlarına çivilenmek, dokunmatik olan her şeye yüzlerce kere dokunmak ve aslında gerçek olan hiçbir şeye dokunamamak... Para harcamak, insan harcamak, anlam harcamak, fikir harcamak, duygu harcamak, beğeni harcamak, ilgi harcamak, zaman harcamak ve nihayet hayatı bozuk para gibi harcamak... Bunların bir kısmı evden de yapılabiliyor aslında artık ama tam olarak kesmiyor hiç kimseyi. Çünkü bütün bunları yapmayı, biraz da bütün dünyaya gösterebilmek için, üstümüze takıp takıştırıp sergilemek, insanlığımızın orasına burasına iliştirip kişisel vitrinimize koyabilmek için bu kadar histerik bir şekilde istiyoruz. Byung-Chul Han’ın ‘performans’ dediği şey işte bu!

Ana fikrinin ne olduğunu unuttuğu bir metinde çalakalem söz oyunları yazaduran bir yazar olduğunu düşünün. Hem o metinden bir bütünlüklü anlam çıkmasını, hem bir meram ifade etmesini, hem etkileyici olmasını istiyor, hem de derinden derine parmak uçlarınızın aslında çok zaman önce yollarını kaybetmiş olduklarını biliyorsunuz. Boşa yazdığını içten içe bilen bir zihnin, parmak uçlarına söz dinletememesi...

İçinde dönüp durduğumuz ve bizi kan ter içinde bırakan bütün bu ‘parlak’ performansların, boşa kürek çekmekten başka bir şey olmadığı düşüncesi içinizi kemirmiyor mu bazen sizlerin de?

Google+ WhatsApp