Derdi bitmeyen Lübnan’ın kapısındaki yeni tehdit: Emmanuel Macron

Derdi bitmeyen Lübnan’ın kapısındaki yeni tehdit: Emmanuel Macron


“2020 hangi ülke için en zor yıldı?” deseler herhalde Lübnan ilk üçe girer. Kovid-19, öncesinde başlayan ağır ekonomik çöküş, haftalar süren protestolar, yolsuzluk içine boğulmuş, beceriksiz, yetersiz bir yönetim… Şimdi de ülkenin sadece bugününü değil geleceğini de ciddi şekilde etkileyecek Beyrut Limanı’ndaki korkunç patlama… 15 yıl süren bir iç savaş, Başbakan Refik Hariri suikastı, 2006’daki İsrail’le savaş… Bir zamanların Fransız sömürgesi topraklarında kurulan Lübnan’ın kaderi bir türlü değişmiyor.

Ayak bastığınız andan itibaren İran’ın ülke üzerindeki etkisini doğrudan hissettiğiniz Lübnan’ın başkenti hakkında bazıları, Şiilerin, Sünnilerin, Hıristiyanların Dürzilerin mutluluk içinde yaşadıkları “Orta Doğu’nun Parisi” hikayesini anlatabilir. Kurtarılmış bölgelere ayrılmış ve öyle kalmış, Amal ve Hizbullah bölgeleri gibi Şii bölgeleri, Sünni bölgesi, Hıristiyan bölgesi, Dürzi bölgesi farklı mahallelerde yaşayan Beyrutluların birbirinin bölgesine ayak atmaktan çekindiği başkent, savaş sonrası yenilenen caddeleri, eğlence mekanları ve diğer Orta Doğu ülkelerine oranla serbest sosyal hayatıyla turistlerin gözlerini boyuyor olabilir. Ancak, bu parlak şehirde bile, perdeyi biraz aralayınca, ülke siyasetinin en sakin zamanında dahi, yakın zaman önce komşunun komşuyu öldürdüğü günlerin izlerini, yıllar süren iç savaşın hayaletlerini, ölmeyen anılarını, korkularını, şüpheciliğini ve beraberindeki etnik ve dini bölünmeyi hissedebilirsiniz. Beyrut’un dışına çıktığınızda, örneğin Osmanlı döneminin en gözde kentlerinden Trablusşam’a gittiğinizde ise, sizi karşılayanın Beyrut’un sanal güzelliğinin ötesinde bir yoksulluk, ayrılmışlık, yorgunluk ve ayrılık olduğunu görebilirsiniz.

2016 yılına kadar Lübnan ekonomisini ayakta tutan Körfez ülkelerinin desteği, son yıllarda, İran’ın ülke üzerindeki etkisini iyice artırması nedeniyle azalınca, ekonomik sancılar da artmaya başladı. Suriye savaşından Hizbullah’ın Esad’a verdiği aktif destek nedeniyle doğrudan etkilenen Lübnan, bugün yabancı yatırımın %76’sını oluşturan Körfez desteğini kaybetmiş durumda; dolayısıyla işsizlik, enflasyon, artan yoksulluk, yolsuzluk, özetle iyileşme ibareleri göstermeyen ekonomi Lübnan halkının sorunlarının en başında geliyor. 

2017 yılında dönemin başbakanı olan Saad Hariri’nin, Muhammed bin Salman kendisine tehdit oluşturabilecek tüm Suudi prensleri ve iş adamlarını yolsuzluk iddiasıyla gözaltına aldığı günlerde, Riyad’da tutulup ülkesine geri dönemediğini ve istifa etmek zorunda bırakıldığını belki hatırlıyorsunuzdur. Lübnan halkının “Başbakanımızı geri gönderin,” protestoları ve uluslararası girişimler neticesinde Saad Hariri ülkesine ve görevine dönebildi, ancak Körfez sermayesi bir daha geri dönmedi.

Ekonomik buhrandan Hizbullah’a yakın Hıristiyan Cumhurbaşkanı Michel Aoun başta olmak üzere tüm siyasetçileri sorumlu tutan Lübnan halkı en nihayetinde 2019’un Ekim’inde sokaklara döküldü ve Arap sokaklarının ünlü “Halk rejimin düşmesini istiyor” sloganlarıyla nereden tutsanız elinizde kalacak kadar yozlaşmış, yeteneksiz ve basiretsiz yönetimin değişmesini istemeye başladı. Mevcut yönetimin yerini teknokrat bir hükümetin almasını kendilerine çözüm olarak gören halkı aylar sonra evlerine geri döndüren ise Koronavirüs salgını oldu. Ekonomik krizin üzerine yetersiz sağlık desteğiyle de uğraşmak zorunda kalan Lübnan’ın geleceğini orta ve uzun vadede de etkileyecek Beyrut patlaması ise işin tuzu biberi oldu.

Patlama sonrası Lübnan’a tüm dünyadan destek mesajları yağarken ve Türkiye’nin hiç bekletmeksizin gerçekleştirdiği yardımın örnek olması beklenirken, durumdan faydalanmak isteyen ilk sırtlan başını göstermekte geç kalmadı.

Fransa’nın eski sömürgeci ruhunu saklama çabasında bile bulunmayan Fransa Cumhurbaşkanı Emannuel Macron, patlamanın hemen ardından Beyrut sokaklarında geçen hafta arzı endam etti. Bir zamanlar Fransız sömürgesi olan Lübnan topraklarına yüzünde çirkin bir sırıtma ve o günleri anımsatan tavırlarıyla ayak basan Macron, bizde de var olan ve ülkesinin kaderi için dışarıdan medet uman bazı Beyrutlular tarafından hoş karşılanmış olabilir. Hatta 60 bin kadar kişinin “Lübnan geçici süreliğine yeniden Fransız mandası olsun” diye imza bile topladığını not düşelim. Ama Macron için içeride ve dışarıda “Arabistanlı Lawrence” benzetmesinin yapıldığını söylemek gerekir. Ülke yönetimine ayar verirken halka da reform ve değişim sözü veren, adeta Lübnan’ın sahibi gibi davranan Macron’un karşısındaki protestocular aslında yeni Napolyon’un ülkesindeki “sarı yelekli” protestocuların taleplerini karşılamak için ne yaptığını sormalı. Doğrusu Fransa Cumhurbaşkanı’nın tavırlarından rahatsız olan Lübnanlıların sayısı hiç de az değil ama kendi liderlerinden o kadar umudu kesmişler ki, bu yakın tehdit onların önceliği değil.

“Eğer çok taraflılığa ve Lübnan halkının çıkarlarına inanan bir güç olarak Fransa üzerine düşeni yapmazsa, diğer güçler yapar. Bu Türkiye olabilir, İran ya da Suudi Arabistan olabilir,” sözleriyle İran’ın ülkedeki etkisini baskılamayı, Suudi Arabistan’ın varlığını kontrol etmeyi ve en önemlisi Türkiye’nin oynayabileceği rolü engellemeyi hedeflediğini açıkça ortaya koyan Macron’un Lübnan için nasıl bir tehlike olduğunu, sempatik görünümlü bir Fransız müdahalesinin ülkeleri için nasıl bir faciaya yol açabileceğini Lübnanlılar, Libya örneğine bakıp görmeli. Yoksa, dünden bugüne huzur bulamayan Lübnan, yağmurdan kaçarken doluya tutulabilir.

Google+ WhatsApp