Demokrasinin Amentüsü

Demokrasinin Amentüsü

İnsanları yönetmeye talip olan her sistemin/ dünya görüşünün üzerine oturduğu temel öngörüsü, ilkelerine rengini verdiği, dayandığı, dayanağı vardır. Bu temel dayanaklarının sayısının azlığı veya çokluğu çok önemli değildir. Önemli olan başat olanın yukardan aşağıya

Demokrasinin Amentüsü

 

 

İnsanları yönetmeye talip olan her sistemin/ dünya görüşünün üzerine oturduğu temel öngörüsü, ilkelerine rengini verdiği, dayandığı, dayanağı vardır. Bu temel dayanaklarının sayısının azlığı veya çokluğu çok önemli değildir. Önemli olan başat olanın yukardan aşağıya her bir ilkesine rengini vermesidir.

İslam söz konusu olduğunda bütün ilkelerine temel dayanağı olan TEVHİD rengini verir. Tevhidin olmadığı/bozulduğu yerde oluşumun adı ne olursa olsun İslam’a göre renk bulanıklaşmış gri bir hal almıştır(şirktir). Şirk ise Allah’a alan belirlemenin, O’ndan rol çalmanın, hayattan kovmanın adıdır. Vazgeçilmediği takdirde telafisi mümkün değildir. Bu bağlamda Tevhid’siz İslam olamaz.

Demokrasi, Yunanca bir kelimedir. “Demos” halk, “kratos” iktidar ve egemenlik anlamına gelir. Demokrasi ilk kez antik Yunan’da uygulamaya başlanmıştır. Yunan site devlet yapılanmasından oluşmaktaydı bu kümelerin birleşmesi şeklinde bir topluluk olarak yaşıyorlardı. Site” denilen şehir devletlerinde kadınlar ve köleler site halkının dışında kabul ediliyordu. Yetişkin erkeklerin halk meclisinde konuşma ve oy kullanma hakkı vardı. Başlarında bir meclis vardı ve ülke burada alınan kararlarla yönetiliyordu. Zaman içerisinde bir dönem demokrasi fetret geçirse, değişime uğrasa da günümüzde daha çok halkın egemenliği anlamında kullanılmakta ve anlaşılmaktadır.

Demokrasinin kökleri ta eski Yunana dayanmakla birlikte zamanla tedavülden kalkmış, unutulmuştur. Rönesans’la tekrar dirilirmiş  ve Avrupa aydınlanma felsefesiyle anayasal demokrasinin düşünce temelleri atılmış. Montesqieu güçler ayrılığını savunmuş. Jean Jacques Rousseau ‘özgürlük, eşitlik ve kardeşlik’ sloganıyla 1762 – 1763 yıllarında ‘Toplumsal Sözleşmeyi’ yazmış. John Locke ise yaşama hakkı, özel mülkiyet hakkı gibi insanların sahip olması gereken belirli özgürlükleri savunmakla birlikte Montesqieu’nun fikirlerini güçlü bir şekilde dillendirmiştir… Biri diğerinden etkilenerek demokrasinin alt yapısını oluşmasında etkili olmuşlardır…

Virginia Haklar Bildirgesi’nde (1776 ) yaşam, hürriyet ve mülkiyet haklarıyla beraber mutluluğu arama hakkından söz edilmeye başlanmıştır.

Fransa halkı krala karşı ayaklanmış (1789). Bunun sonucunda Fransız İnsan Bildirgesi yayımlandı. Bu bildiri temel insan haklarını “hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme direnme” olarak tespit etmektedir. Eşitlik, özgürlük ve adalet düşüncesinin kitleler tarafından telaffuz edildiği ilk siyasal örnektir. Devrimi gerçekleştirenler her ne kadar özgürlüğü savunsalar da devrime destek vermeyen, muhalif ve karşıtlarına karşı bu özgürlüğü pek tanımamışlar, muhaliflerine çok merhametsiz davranmışlar, giyotin bu defada muhaliflerin başında sallanan Demoklasi’nin kılıcı haline gelmiş hatta devrimi gerçekleştirenler ‘terör’ü devrimin muhafazası için meşrü görmüşlerdir. Bu bağlamda, Jacoben devrimciler tarafından 1793 ve 1794 yılları arasında yaklaşık 40 bin kişi giyotinle idam edilmiştir. Onun için bu döneme terör dönemi denmiştir. Demokrasinin yeniden doğduğu yer olarak Fransız devrimi  bir çok bedeller ödeyerek ve ödettirerek 60-70 yıla yakın sürede devrim kemali zor bulmuştur. Bu devrim gerçekleştiği o günden sonra etkisi giderek artan bir ivmeyle bu güne gelindiğinde bütün bir dünyayı etkisi altına almış, birçok insan topluluğu/milletler bu dünya görüşünün yapısı gereği önüne veya arkasına bir şeyler ekleyerek/sentezleyerek bulunduğu yere göre uyumlu hale getirilmeye çalışılmış ve dünya halklarının modeli neredeyse vazgeçilmez haline gelmiştir.

Demokrasi de bir dünya görüşü-hayat şeklidir. Bütün ilkelerine/ kavramlarına başat olan özgürlük/hürriyet kavramı rengini verir. Özgürlük kavramı ilk bakışta çok masum, kulağa hoş gelen bir kavram gibi görülebilir. Bu kavrama anlam sahası içerisinde değerlendirmeye ele aldığımız da o kadarda masum olmadığını, özgürlük denilen şeyin kime, nasıl ve neye göre olması gerektiğini açtığımız da bunu görebiliriz.  Şunu baştan belirtelim ki; her oluşum ve kavramı ortaya çıkaran sebepler/saikler vardır. Bu kavramların arkasında yatan saiklerin nedenleri bilinmeden bu kavramları doğru kavramak ve anlamak/anlamlandırmak doğru değildir. Her kavram bir bütünün parçasıdır dolaysıyla bütünden bünyesinde çok şey taşır. Dolaysıyla ‘kavramlar bir dilin harfleri gibidir’ harfler olmadan o dili ne yazabilir ne de okuyabilirsiniz. Onun için özgürlük/hürriyet dediğiniz zaman, bu kavramın bir anlam sahası vardır. Yukarıda kısaca tarihçesini vermeye çalıştığımız demokrasinin hürriyet mücadelesi kimlere karşı verilmiş onunda bilinmesi gerekmektedir. Fransız devrimi öncesi gerek Avrupa gerek Fransa eşitsizlik ilkesi üzerine kurulmuş bir sosyal yapıya sahipti, toplum içerisinde başka hak ve imtiyazlara sahip bulunan dört ana sınıftan oluşmaktaydı; Rahipler-Soylular-Burjuvalar- Köylüler.

Rahipler; bunlar Papaya bağlı çok geniş araziler, mal ve kölelere sahiptiler. Bunlar vergiden muaf, halk ve kralların üzerinde dinsel otoriteye sahiptiler. Din üzerinden siyasi ve ekonomik rant elde ediyorlardı. Kralın zulmünü adeta onaylayarak, meşruiyet sağlıyorlardı. Yer yüzünde tanrının temsilciliğini yapıyorlar, çok geniş haklara ve imtiyazlara sahiptiler. Her söyledikleri kanundu, gazaplarına (aforoz) uğrayanlar iflah olmazlardı…

Soylular; Devlet memurluğu ve askerlikle uğraşırlar, çok büyük araziler ve malik hane sahibi idiler, bunlar da vergiden muaf, arazilerinde köylüleri çalıştırırlardı, siyasi ve ekonomik ayrıcalıkları vardı…

Burjuvalar; Aydın sınıfını teşkil etmekteler. Bunlar daha çok şehir ve kasabalarda otururlar, iş ve ticaretle uğraşırlardı; Avukat, Doktor, Sanatçı, Tüccar, Mühendis vs Bunların siyasal hakları yoktu, devlete vergi verirlerdi. Zaman zaman ekonomik güçlerini kullanarak devletle çıkar çatışmalarına girerlerdi…

Köylüler; Soylu kişilerin ve Rahiplerin tarlalarında çalışırlar, vergi verirler, gerektiğinde her türlü angarya işi yaparlar, askere giderler, hiçbir siyasal hakları yoktur. Ekonominin bütün yükünü bunlar çekerlerdi ve halkın çoğunluğunu da bunlar oluştururdu, okuma-yazma bilmezlerdi. Bütün bu olumsuzluklar onlara çok sıkıntı verirdi…

Devrim öncesi Fransa’nın ekonomisinin bir çok nedenlerle  kötüye gitmesi; savaşlar nedeniyle  ticaretin bozulması, köylünün mahsulünden beklenen verimi alamaması, insanların şehirlere göçü ve şehirde umduklarını bulamamaları, bunun üzerine bir de vergilerin artırılması, saray harcamalarında kısıtlamaya gidilmemesi, Amerika da ki İngiliz kolonilerinin İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesi vermesini maddi olarak desteklemesi, Fransa’nın İngiltere’ye karşı savaşa girmesi, ülkenin bozuk olan ekonomik durumunu daha da kötüleştirmiş, Fransa halkını  canından bezdirmiş ve iç çatışmaya daha bir ivme kazandırmıştır.

Halkın bir ekmeye muhtaç edecek hale gelmesi ama sarayının, rahiplerin ve soyluların giderlerinde kısıtlamaya gitmeyip halk, ‘ ekmek bulamıyoruz açız’ dediğinde ‘ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin’ diyerek halkının çığlıklarına kulak tıkayan Kral ve Kralın destekçisi mahiyetindeki yukarıda saydığımız imtiyazlı sınıfa karşı köylülerin isyanı sonucu Versay Sarayının baskını ve 16. Louis’nin ve karısı Marie Antoinette’nin   idamı sonucunda gerçekleşen devrimle elde edilen hürriyet/özgürlük.  Fransız İhtilali ile birlikte yayılan insan hakları bildirgesinin birinci maddesinde “İnsanlar eşit doğarlar, hür ve eşit olarak hayatlarını devam ettirirler… “.

İşte Demokrasinin amentüsü özgürlüktür. Özgürlük nedir, İnsan gerçekten özgür müdür, İnsanın özgürlük alanı nereye kadardır, Demokrasinin özgürlük dediği şey nedir? Bizce bu soruların doğru cevaplanması gerekmektedir. Bu sorular tarihi süreç içerisinde insanlığı meşgul etmiş, düşünürler bu konu da kafa yormuşlardır. Mesela J.J.Rousseau İnsanın doğuştan getirdiği temel hak ve hürriyetlerinin olduğunu savunur bütün kuramını şu savı üzerine oturtur. Ona göre doğuştan varsaydığı hürriyetler şunlardır: 1. Şahsi hürriyet  2. İnanç hürriyeti 3. Mülk hürriyeti 4. Fikir hürriyeti. Daha sonradan meydana gelen hürriyetlerin çoğunun kaynağı bu dört hürriyettir. Devlet de insanların bu hürriyetlerin yerine getirilmesinde ki engelleri ortadan kaldırması gerekmektedir. Rousseau’ nun ‘Toplumsal  Sözleşme’ dediği şey budur…

Demokrasinin  dile getirdiği özgürlük anlayışında her hangi bir şart yoktur. Kişinin istemde bulunduğu  seçenekler/istemler ne olursa olsun, dışarıdan her hangi zorla, müdahale yok ise birey özgürdür. Özgürlükte tek şart vardır; o da bir başkasının hürriyetini kısıtlamamak.

Özgürlük: 1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî 2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet (TDK).

İnsan gerçekten özgür müdür? Bu sorunun cevabı insan denilen varlığı tanımaktan geçmektedir. İnsan nedir?; her bir düşüncenin ve fikir adamının kendi bakış açısına göre bir tarifi vardır.

KONFÜÇYUS: İnsan, öğrenen hayvandır. THALES: İnsan, araştıran hayvandır. SOKRATES: İnsan, sorgulayan hayvandır. PLATON: İnsan, toplumsal hayvandır. ARİSTO: İnsan, düşünen hayvandır. SEPTİKLER: İnsan, şüpheci hayvandır. STOİKLER: İnsan, her şeye alışan hayvandır.
HERAKLIETOS: İnsan, tartışan hayvandır. J.LOCKE: İnsan, deneyen hayvandır.
G.W. HEGEL: İnsan, sistematik hayvandır. J.DEWEY: İnsan, çıkarını düşünen hayvandır.
I.KANT: İnsan, eleştiren hayvandır. DESCARTES: İnsan, konuşan hayvandır. K.POPPER: İnsan, yalanlayan bir hayvandır. T.KHUNN: İnsan, teori kuran bir hayvandır. K.MARX: İnsan, mücadeleci bir hayvandır. E.FROMM: İnsan, seven bir hayvandır. H.BERGSON: İnsan, araç yapan bir hayvandır. F.NIETZSCHE: İnsan, düpedüz hayvandır!

Yukarıdaki tariflerin her biri insana ait birer özellikleridir, ama yapılan tariflerin hepsi nakıstır. İnsanı hayvan olarak niteleyen bir bakış açısı, ona tanıdığı/verdiği özgürlük de elbet de hayvani özgürlük olacaktır.

İnsan özgür müdür?; hayatını idame ettirmede bir başkasına ihtiyaç duyan hiçbir varlık özgür değildir. “İnsan tek başına yeteceğini mi sanıyor” diğer varlıklar da olduğu gibi insanda hayatını idame ettirirken bir çok şeye ihtiyaç duyar bunların bir kısmını çalışıp kazanırken bir kısmını da hiç çalışmadan doğal olarak elde eder; oksijeni solumak gibi, daha hayata gelirken ne zaman gelecek, kimden gelecek, nerede gelecek, hangi cinsiyette gelecek… Bunların hiç birini insan özgürlüğünü kullanarak kendisi seçmemekte. Eğer insanın böyle bir özgürlüğü olsaydı kim bilir neleri seçerdi!. ‘Bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter’ deniliyorsa ‘ey insan sen özgür değilsin.’ Her türlü düşünceyi düşünmekte özgürsün ama fiiliyat da özgür değilsin, her aklına geleni ben özgürüm deyip yapamazsın/yapamıyorsun. insan düşünce tercihinde özgürdür sonuçlarına katlanmak kaydıyla…

İnsanın özgürlük alanı; İnsan gücünün yettiği, sınırlı, belirli alanlarda tercih edip seçtiklerini ve düşündüklerini bulunduğu ortamın müsaade ettiği kadarını yaşayabilmektedir. ‘İnsan toplumsal bir varlıktır’ içerisinde bulunduğu toplumun değer yargıları, sorumluluk duygusu, hayat bilgisi ve kendi becereme(bil)dikleri insanın alanını sınırlamaktadır. Ahlaki konularda kimse alan ihlaline girişemez, bu konuyu ihlal edenleri toplumun bünyesi kabul etmez, teamüller onu hemen istifra ederek, dışarıya atar. Bu da insanın özgürlüğünü kısıtlar. Mevsim (soğuk, sıcak) şartları bile insanın özgürlük alanını sınırlamakta, kışın/yazın ‘ben özgürüm’ diyemiyorsunuz, bunun gibi bazı konularda insanı cebreden şeyler vardır ve insan istese de istemese de buna boyun eğmek zorunda, belirlenen alnın dışına çıkamamaktadır…

Demokrasinin özgürlük dediği şey nedir?; Yukarıda insanı tarif eden bir çok filozof  demokrasinin, fikri temel alt yapısının oluşmasında biri diğerini etkileyerek bu güne gelmesini sağlayan düşünürlerdir. Onların bu insan tarifleri boşa değildir. Şunu söyleyelim ki; Avrupa da aydınlanma çağı diye söylenilen ne kadar düşünce varsa biri diğerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. (Tepkisellik bir hastalıktır, varlığını tepki duyduğu şeye borçludur) Yukarıda ki bu tarif de tepkiselliğin bir ürünüdür; İnsanı Allah yaratmadı demenin adıdır. Bu kiliseye duyulan nefretten doğan bir tepkisellik Fransız devrimiyle kıralı öldüren, dini kilisenin kalın duvarlarının arkasına hapseden özgürlük, en sonunda ‘Tanrı öldü’ (Nietzsche) demiştir.

Yani demokrasinin özgürlük dediği; ‘bizim hayatımıza tanrı da olsa karışmasın,’ hayatımızı kendimiz dizayn edeceğiz, istek ve arzularımızı sonuna kadar ‘özgürce’ yaşayacağız demektir.  Demokrasinin dediği özgürlük: Allah’ı hayattan kovmanın O’na ait olan özgürlüğün (Mutlak özgür olan Allah’dır) O’ndan alınıp insana vermenin diğer adıdır.

Yukarıda Demokrasinin amentüsünü yazmış J.J.Rouseau’nun  ileriye sürdüğü dört hürriyet kuramının tamamı bu temele dayanır.

Şahsi hürriyet; kişi kadın olsun erkek olsun bir başkasının hürriyetine dokunmadığı sürece şahsını dilediği her türlü şeyden zevk aldırabilir; lezbiyenlik, homoseksüellik yapabilir, eroin, alkol alabilir, istediği gibi giyinir, kendi vücudunu satabilir  kadın erkek razı olduktan sonra nikahsız ilişkiye girebilir. Bunu belirleyen onların özgürlüğüdür der…

İnanç hürriyeti; Kişi her şeye inanabilir/tapınabilir/inanmaya bilir. Bu tapınılan şeyin ne olduğu pek önemli değildir. Yalnızca inancını bir başkasına zorlayarak kabul ettirmeye kalkmasın…

Mülk Hürriyeti; Kişi dilediği şekilde, dilediği yoldan rızası bulunması şartıyla mülk edine bilir. İster faiz alsın/versin, kumar oynasın/kumarhane çalıştırsın, isterse meyhane işletsin meşru mudur? Rouseau’ ya göre meşrudur…

Fikir hürriyeti; kişi karşılaştığı müşkilleri  çözmek için düşünce/fikir üretebilir,  toplumsal sorunlar için çözümler arayabilir. Bulduğu sonuçları teklif olarak sunabilir ancak fikir tamamen aklın ürünü olmak zorundadır. Her hangi bir dine (ona göre ‘dogma’) dayanmamak zorundadır. Dine duyulan (tabi din deyince Avrupalı hep kiliseyi anlamış kafasında canlandırmıştır, diğer bütün dinlere de aynı şekilde yaklaşmıştır.) tepkiselliğin açık göstergesidir. Kilisenin insanlara uyguladığı insanlık dışı uygulamasına böyle bir tepki de anormal karşılanmamalıdır. (E. Özkan. Laiklik-Demokrasi ve İslam)

Her düşüncenin temelini atan kuramcılar vardır. Düşünceler kuramcılarından bağımsız düşünülemez, düşünceleri temel ilkelerinden koparmak, içerisini boşaltmak başka şeylerle doldurmak, farklı yönlere çekmek, önüne arkasına bir şeyler eklemek, çıkarma yapanlara en hafifinden şunu söyleyebiliriz düşünceye emeğe saygısızlıktır. Çünkü her düşünce bir emeğin ürünüdür zahmet ister. Bu bağlamda Marksizm’i Karl Marx ‘dan, Demokrasiyi  Montesqieu, J.J. Rousseau ve John Locke ve düğer düşünürlerden den, İslam’ı da Kur’an’a bakarak değerlendirmek zorunluğu vardır. Tabi bunu ancak erdemli insanlar yapar.

Demokrasi rüzgarının İslam toplumlarında estiği günden beri, kimisi bu rüzgârın etkisine tamamen kapılmış, kimisi de kısmen etkilenmiş aziz İslam’la Demokrasiyi mecz etmeye çalışmış. Bu batı düşüncesi karşısında yenik düşmenin verdiği acziyetten başka bir şey değildir.  Evet ben Demokrat-Müslümanın diyenlerin dönüp kendilerine bir daha bakmalarını tavsiye ediyoruz. Çünkü Demokrasiyle İslam asla bağdaşmaz, bunu yapanlar dünyalarını da ahiretlerini de berbat ettiklerini bilmelidirler. Çünkü biri hevanın alabildiğine hayvani özgürlüğünü savunurken, diğeri Allah’a teslimiyetin/kulluğun sadece ona yapılmasını istemektedir…

 

muhammed celil

iktibas dergisi

Google+ WhatsApp