Demokrasinin açmazları

Demokrasinin açmazları


Demokrasinin açmazları

 

 

Dünyâ bir değerler aşınmasına gidiyor. Bunun en tabiî neticesinin sosyolojik karşılığıyla kuralsızlık (anomie) olacağı âşikârdır. Değerler, durduk yerde kendi kendilerini aşındıramayacağına göre, onları ne aşındırıyor?

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Ben buna “ilkesel katkısızlık” diyorum. Bir değeri yaşatacak ve tesirli kılacak olan, değerlerin “ilkeli” işletilmesidir. Eğer, bu kimya bozulur, ilkeler zayıflarsa değerler de tuzla buz olur. Bu boşluğu, değerler hiyerarşisi doldurur. Değerler hiyerarşisi, bir değeri diğer değere yedirmenin kapılarını açar. Yâni “üstün” bir değer adına bir değer kolayca telef edilir.

J.J. Rousseau’da bunun tipik bir misâlini görüyoruz. Rousseau, “objektif iyi” olarak gördüğü “Genel İrâde”yi ,”sübjektif iyi” olarak gördüğü “Halk İrâdesi” karşısında kayırıyordu. Eğer kurucu irâde olarak “Genel İrâde” ile “Halk İrâdesi” çatışırsa, Rousseau’ya göre yapılması gereken Genel İrâdeyi savunanların Halk İrâdesini reddetmesi ve baskılamasıdır. “Rousseau paradoksu”, zaman içinde “Demokrasi Paradoksu” olarak tecelli etti.

Demokrasinin paradoksu literatürde çok tartışılmış; işin içinde çıkılamamıştır. Soruyu basit olarak şöyle de koyabiliriz: Eğer, Hitler tarzı anti-demokratik bir lider veyâ yönetim demokratik olarak iktidâra gelip, demokrasiyi yok ederse ne yapılacaktır? Demokrasi kendisini nasıl savunacaktır? Kolay cevâp, demokrasinin, demokratik süreçlerin işleyiş bozukluklarına fedâ edilemeyeceği; gerekirse bu süreçlerin iptâline gidilmesi gerektiği yolundadır. Ama bu “müdahalenin”, kaçınılmaz olarak demokrasi dışı âletlerin kullanılmasına kapıyı açtığı âşikârdır. Demek ki, daha yüce bir amaç; yâni demokrasiyi kurtarmak adına, arada bir de olsa demokratik olmayan süreçler işletilebilir. Buna karşı çıkanların söylediği ise şudur: Usûller esâsa mukaddemdir. Demokrasiyi kurtarmak adına da olsa, hiçbir anti-demokratik süreç işletilemez. Eğer bu bir kere yapılırsa, daha sonraki muhtemel keyfî müdahaleler için bir bahaneye dönüşür ve demokrasi sürdürülebilir olmaktan çıkar.

Bir kere şu kabûl edilmelidir ki; demokrasinin tatbikî târihi, çok dar bir zaman aralığını kapsar. Nüfûsunun sâdece 1/5’ine açık olan antik Atina demokrasisi ile modern demokrasinin şekillendiği süreçlerin arası boştur. Genel oy ve seçme- seçilme hakkını eşitlikçi bir şekilde kabûl eden, bütün kurum ve kuruluşlarıyla işleten; çoğunluk esâsına çoğulculuğu da katan, modern demokrasi, II. Genel Savaş sonrasının bir kazanımıdır. Bu aslında liberâl öğretilerle demokrasinin sentezidir. Bu sentez, demokrasinin, saf hâliyle “eşitlikçilik” güttüğünü, bunun da çeşitlilik, farklılıkları bastıran bir “kabalık” olduğunu varsayar. Bu çoğunlukları esas alan organik kabalık, bireysel temellere sâhip özgürlükleri sindirecek ve felâketle neticelenecektir. Atina demokrasisinin de zaafı budur. Sokrates’i ölüme mahkûm eden hâkimler demokrat Atina’nın demokrat hâkimleri değil miydi? O halde demokrasi, kaba hâliyle özgürlüklerin düşmanı olabilirdi. Yapılması gereken demokrasinin vazgeçilmezi olan “çoğunlukçuluk” ile liberâl doktrinlerin vazgeçilmezi olan “çoğulculuğu” buluşturmaktı. Bu aynı zamanda “eşitlikçilik” ile “özgürlükçülüğü “buluşturmaktı.

Liberâl doktrinler ile demokrasi doktrini arasındaki evlilik bir müddet hayli başarılı bir şekilde yürüdü. Ama günümüzde, yaşanan çok sayıda krizle birlikte bu evliliğin dağıldığına şâhit oluyoruz. “Çoğunlukçuluk” ile “çoğulculuk”, “özgürlük” ile “eşitlik” arasında uzlaştırılması güç çelişkiler ve çatışmalar zuhûr ediyor. Denilebilir ki, kaba çoğunlukçu demokratizm artık çoğulculuğu ortak selâmete bir tehdit olarak algılıyor ve onu taşıyamıyor. Buna mukâbil çoğulculuk, çoğunlukçuluğu neredeyse faşizan neticeleri olan tehlikeli bir süreç olarak değerlendiriyor; bunu elitizme, vesâyetçiliğe evrilen reflekslerle karşılıyor. Özgürlükçülük ise, liberâl demokrasi evliliği sırasında elde ettiği bir miktâr toplumsallığını gözden çıkarıp hızla ego merkezli bir kültürlenme yaşıyor.

Venezüela meselesi tam da bunu ortaya koyuyor. Ortada halkoyuyla seçilmiş Başkan Maduro varken, başta ABD olmak üzere, Kanada’dan Almanya ve Fransa’ya kadar, “medenî dünyâ”nın belli başlı aktörleri onu “gayrı meşru” ilân etti; bunun yerine seçilmemiş; yâni çoğunluğa sâhip olmayan Guadiyo’yu Venezüela’nın Başkanı olarak ilân etti…Venezüela demokrasisini ezmek için vidalar sıkıştırılıyor….

Aslında, Carl Schmitt, “egemenlik” temelinde bütün bu süreci kavramamızı sağlayacak bir teorik bakış geliştirmişti. Yumuşatılmış formlara aldanmamak gerekir, diye yazıyordu. Tekmil insanlık târihi , “dost-düşman” ayırımına göre işler. Siyâsal târih bunun uç verdiği, keskinleştiği bir târihtir. Bu keskinleşmeyi “ilâhiyatlar” yönetir. Siyâseti de siyâsal ilâhiyatlar.. Her ilâhiyat şerhlerinde, egemen olunan yerde, egemen olandan yana bir “istisnâ” koyar.. İlâhiyatların ilkesiz değer şişmesi doğurması da bu sebeptendir. İlke istisna tanımaz.. Egemenliğin demokratize edilmesi de durumu değiştirmiyor. İstisnâ koyma kapasitesinden başka bir şey değildir egemenlik…Gördüğümüz demokratik ilâhiyatların çarpışmasıdır.. Çoğunlukları kaba bulup, dışarıda bırakan, çoğunluksuz çoğulculuk güden tuhaf çoğulcu ilâhiyatlar; çoğulluğun cilvelerini taşıyamayan, ortak selâmete aykırı bulan çoğunluk ilâhiyatlarıyla çarpışıyor. Boğucu gemeinschaft mı; hınç yüklü, ego merkezli uçucu bireysileşmeler mi? Caracas mı, Miami mi? Ne yaman çelişki!!!…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp