Demokrasi

Demokrasi


Demokrasi

 

 

Demokrasi bir “târihsel imkân” mı; değilse “târihsel bir ideal” midir? “Elbette her ikisidir de”; der toprağı bol olsun, Giovanni Sartori. Ama, bu iki bakışı eşleştirmenin o kadar da kolay olmadığını da unutmamak gerekir. Yâni nereden baktığımız; nereden yaklaştığımız, demokrasi konusunda neler düşündüğümüzü de belirliyor aslında.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Eğer demokrasiye bir “târihsel imkân” olarak bakıyorsak, demokrasiyi nihâyetinde bir tecrübeler dizisi olarak görürüz. Tecrübeler ne kadar eksik kalırsa kalsın; nerede akâmete uğrarsa uğrasın; onları küçümsemez; kendi içinde her birisini bir kazanım olarak değerlendiririz. Eğer, demokrasiyi “târihsel bir ideal “ olarak görür, teleolojik bakarsak; demokrasi tecrübelerini küçümsemek için de sayısız bahanemiz, gerekçemiz olur.

Aslında her iki bakışa da ihtiyâcımız olsa da pratikte bir ayrışma yaşanıyor. Bu iki bakışın mensupları da pek de haz etmiyor birbirlerinden…Meseleler biraz da, bâzı aşırılaştırmalardan temelleniyor olabilir. Meselâ demokrasiyi “târihsel bir ideâl” olarak görenler, demokrasinin aynı zamanda “târihin amacı” olduğunu da îmâ edecek kadar ileri götürebiliyor ideâlizmlerini. Diğer taraftan demokrasiyi “târihsel bir imkân” olarak görenler de zamân içinde ufuklarının daralmasına mânî olamıyor.

Kendi nam ve hesâbıma; bir tercih yapmak zorunda kalırsam, demokrasiyi “târihsel bir imkân” olarak görenlere daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Yâni demokrasinin bir “târihsel bir ideal” olduğunu kısmen kabûl etmekle berâber; demokrasinin bizzât “târihin ideali “olduğunu savunanlara katılmakta bir hayli zorlanırım. Bu, demokrasiye “inanmak” ile alâkalı değil. Reddettiğim ideâl ile teleolojinin karıştırılması; haydi “öztürkçesini” söyleyeyim; “ülkü” ile “amaçsallık” arasındaki sınırların aşırı geçişkenliği. Bu aynı zamanda, pek farkına varılmasa da, demokrat olmakla demokratizm arasındaki farkı düşündürüyor. Doğrusu, demokrasi konusunda dinlemeye değer şeyler söylediğini düşündüğüm demokratlar , kısm-ı âzamıyla demokratizm tuzağının farkına varanlar arasından çıkmıştır.

Demokrasiyi târihsel bir imkân hâline getiren şartlar modern dünyâda şekillendi. Bu, en kâdim siyâsal özne olan “devlet”in karşısında “ulusun” yükselişi ve rüşdünü kazanmasıyla alâkalıdır. Bu sebeple, her ne kadar kavram antik dünyâdan geliyorsa da; antik formasyonlarda demokrasi izi sürmeyi; çok manâlı bulmam.

Ulus evvelâ (19.Asır) bir üretim ağı olarak şekillendi. Bu, akıldışı; hattâ bir fetiş olarak hayâta geçti. Açılımı, üretim fetişi üzerinden tüketimin; veyâ arz üzerinden talebin bastırılmasıdır. Düşük ücretlerle tüketimi baskılanan, ama üretimin bütün çilesini çeken üretici sınıflar tabiî ki buna isyan ettiler. Ama bu isyanlar bir netice alamadı. Arz -talep dengesizliği kapitalizmin en kronik meselesidir. Bunu evvelâ savaşla çözdüler, Savaş, nükleer bir boyut kazanıp toplu yıkım tehlikesi doğurunca , bu defâ (20.Asır) “yeniden bölüşümü” devreye soktular. İşte demokrasiye târihsel bir imkân hüviyeti kazandıran da bu oldu. Bürokrasisini kurmuş(modern devlet), sermâye birikimini sağlamış merkez dünyânın toplumlarında bu model bir kaç on sene başarıyla götürüldü. “Eksik devlet” ve “eksik sermâye”ye mahkûm edilen “yarı-merkez” ve daha beteri “kenar” dünyânın toplumlarında ise hep aksadı.

Şimdi üçüncü evreyi (21.Asır) idrâk ediyoruz. Kapitalizm, mâkus çelişkisi olan arz-talep dengesizliğini bu defâ “tüketim fetişizmi” üzerinden çözmeye başladı. Burada “karşılıksızlık” ve A.Gorz’un vurgusuyla “maddesizlik” -sanallık ve karşılıksızlık- esastır. Bu, evvelâ “üretim” düzeyinde böyledir. İşletmeler temelinde akılcı, kılı kırk yaran hesaplamaların yerini, riskli girişimler almaktadır. Özellikle finansal oyunlar tam da bu dâirededir. Bu, aslında kumar reflekslerinin ekonomiye girmesidir. Günümüz kapitalizmini kumar kapitalizmi(gambling capitalism) olarak tanımlaman çevrelerin fikirleri o kadar da yabana atılmamalıdır. Karşılığı olmayan paralarla karşılıksız borçlanmalar, hâne halklarından başlayarak cümle ulusları tüketim fetişizminin sarmallarına taşımaktadır.

Demokrasinin de bu gelişmelerden etkilendiği âşikârdır. Demokrasinin, üretimde emek üzerinden karşılığı olan “yeniden bölüşüm” meselesinden çıkıp ; karşılığı olmayan, sâdece doğumla elde edilmiş bağları fetişleştiren; kültürel temelde hınç yüklü “yeniden heaplaşmalar”a evrilmesi bunun göstergesidir. İşin tuhafı, teoride bu, demokrasinin kültürelleşmesi demokrasinin “özüne kavuşması”, radikalleşerek “ilerlemesi” olarak güzellendi. Eski demokrasi küçümsendi, demode ilân edildi. Hâlbuki zaman içinde görenler gördü; demokrasinin emeğin târihinden ayrışıp kültürelleşmesi, bizzât demokrasileri aşındırdı. Daha doğrusu, demokrasinin târihsel bir imkân olarak yeniden üretimini zora soktu. Zizek’i hayrete düşürdüğü üzere, 1990’larda yeni demokrasi arayışlarını şahlandıran Doğu Avrupa’da aşırı sağcı siyâsetleri iktidâra gelmesi, Avrupa’nın dört bir yanında yabancı düşmanı siyâsetlerin güç kazanması, demokrasinin târihsel tutunum krizlerine işâret ediyor.

Çok mühim bir kriz ise, demokrasinin çoğunlukçu niteliği ile çoğulcu niteliğinin artık uzlaşmaz bir çelişki hâline gelmesidir. Çoğunluklar demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Çoğunluk başka bir şeyle ikâme edilemez, ama istenen, toplumsal bir anonimlik resmeden çoğunluğun, çoğulculuğa ve bireyselliğe engel olmamasıdır. Söylemesi kolay. İyi de bu nasıl olacaktır? Bugün çoğunlukçular çoğulcuları çoğunluğu uyumsuzlaştıran ârızalar; çoğulcular ise çoğunlukçuları, çoğulluğu engelleyen faşizan ağırlıklar olarak görüyor. Ne çoğunlukçular çoğulcuları; ne de çoğulcular çoğunlukçuları içerecek bir formül geliştirme derdinde.. Korkarım ki, demokrasinin geleceği bir hayli kararıyor….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp