Değerler ve antideğerler

Değerler ve antideğerler


Şu aralar Batı-Doğu farkı üzerine düşünüyorum. Rusya-Ukrayna Savaşı da beni bu hususta tetikliyor. Aslında epeydir bir kenara attığım, zihnimden çıkardığım bir ayırım bu. Sebebi de gâyet basit.. Bu ayırıma yüklenen o kadar çok dinsel-kültürel ve ideolojik mânâ var ki.. İster tedâfüî ister taarrûzî saiklerle donanmış olsun, cümlesi bana entelektüel şişirmeler olarak geliyor. Lâkin, son zamanlarda bu ayırıma, ayakları basan bir çerçeve kazandırılabilir mi diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

 

Şurası muhakkak ki, kültürel-coğrafî mânada, şöyle böyle yaslanacağımız bir mekân mevcut. Batı’nın Atlantik merkezli, görece olarak yeknesak bir coğrafyanın kültürel birikimine karşılık geldiği ileri sürülebilir. İçine Kanada, ABD, yâni Kuzey Amerika’yı ve Britanya, Hollanda , Danimarka, İsveç, Norveç olmak üzere Batı ve Kuzey Avrupa’yı alıyor. Daha sonra, çeşitli ton farklılıkları üzerinden, İsviçre, Avusturya, Almanya olmak üzere Orta Avrupa da bu dâireye eklemleniyor. Sorunlu bir Batı olarak Doğu Avrupa da, Batı dâirenin kabuk kısmını meydana getiriyor. Lâtinler, yâni İspanya, Portekiz ise Batı’ya gevşek bir dış çeper olarak eklemleniyor ve Lâtin Amerika’yı, Atlantik merkezli sert çekirdeğe dâhil ediyor. Batı’nın bir de Avustralya ve Yeni Zelanda ile temsil edilen bir Pasifik uzantısı olduğunu biliyoruz. Harita üzerinden bu hatırlamaların çok tartışmalı olduğunu biliyorum. Ama kaba taslak ve hatları silik de olsa, kendisine Batı diyen dünyânın fotografı bu..

 

Kültürel söylemi îtibârıyla bir yeknesaklık olarak Batı, bireyi, sivil toplumu, özel mülkiyet ve girişimciliği teşvik ediyor; siyâsal düzlemde ise demokrasi, çoğulculuk ve insan haklarını yüceltiyor.

 

Batı dışı dünyâ ise -ne kadar Doğu olarak yeknesaklaştırılabilir bilemiyorum- bu değerlerden uzak olmayı ifâde ediyor. Afrika ve Asya toplulukları yukarıda kısa bir listesi olan değerlerden yoksun dünyâları temsil ediyor. Siyâsal olarak sorunlu Lâtin Amerika toplumlarında, baskın değerler listesinin dışına çıkan uygulamalar birer olağandışılık olarak değerlendiriliyor. Meselâ Venezüela veyâ Küba, aslî çizgilerinin dışına çıkmış, yol kazâsına uğramış olarak değerlendiriliyor. Bu alt kıt’ada ABD tarafından desteklenen askerî darbeler, yoldan çıkmış, ama aslen Batılı olan Lâtin Amerika’nın hizaya sokulduğu müspet müdahaleler olarak değerlendiriliyor. Aynı şey Mısır için mevzubahis olamaz. Sisi, Mısır’a müstahâkını vermiş bir liderdir onların gözünde. Yâni Lâtin Amerika’daki bir darbe yoldan çıkmışı yola getirmekse, Mısır’da, Mısır’ın lâyıkını bulmasıdır. Pinochet, Allende ile yoldan çıkmış Şili’yi yeniden Batı değerleriyle buluşturmuş müspet bir adamdır. Sisi ise medeniyetten nasibini alamamış, alacağı da beklenmeyen Mısır halkının fabrika ayarlarını yapan adamdır. Pinochet sonrasında Şili muhtemelen yeniden liberâlleşecek, demokratik-leşecektir. Mısır da ise Sisi’nin ilânihaye iktidarda kalmasında hiçbir beis olamaz.

 

Giderek, daha yoğun bir şekilde, derinlerdeki feodal ile prebendal arketipler ayrımının ve farkının belirleyici olduğunu düşünüyorum. Feodalitenin, basitçi bir dille kaleme alınan târih kitaplarının yazdığı gibi aşılmadığını, köklü bir zihniyet örüntüsü olarak modern versiyonları üzerinden günümüzde de varlığını devâm ettirdiğini düşünüyorum. Modern Batı’nın ak listesini vücuda getiren, demokrasi, çoğulculuk, özerklik, özgürlük vb. değerlerin derin feodal kökleri var. Modern devlet, merkezî kamusal yapılar; hattâ bunu da aşan uluslararası ve uluslarüstü yapıların kırılgan varlığı bunu gölgeleyemiyor. Feodal refleksler, bilhassa kriz devirlerinde hemen su yüzüne vuruyor. Bunun sanâyi toplumunun çözülmeleriyle alâkalı maddî sebepleri var. Evet, sanâyi toplumu kaçınılmaz olarak merkezîleşmeleri doğurdu. Feodal değerler bu süreçlerin tesiri altında sanki aşılmış gibi geldi. Ama sanâyi toplumunun çözüldüğü, sermâye birikimin merkezkaç hareketlilikler gösterdiği; postendüstriyel devir olarak bilinen evrede feodal refleksler yeniden su yüzüne vurdu. Ekonomik düzlemde bu sermâyenin yoğunlaşma ve birikim süreçleri ile yayılma ve genişleme süreçleri arasında, çelişkilerle yüklü gerilimin yansıması. Aslında ilki, yâni sermâyenin, merkezîleşmeyi teşvik eden birikim evresi, feodal arketip ve onun muhtelif örüntüleriyle uzlaşmıyordu. Feodalitenin aşılmışlığı yanılsaması tam da burada neşet etti. Şimdi ise tam tersine, sermâyenin genişlemesi ve merkezkaç bir eğilim kazanması, tam da feodal örüntülerle onun uyuşumunu anlatıyor. Alain Minc’in Yeni Ortaçağ başlıklı kitabı tam da bunun ipuçlarını veriyor. Featherstone’un postmodern kabilecilik olarak kavramlaştırdığı insanlık durumları feodal arketiplerin güncel yeniden üretimini ve çeşitlemelerini oluşturuyor. Hegemonik merkez dünyâyı tekmil, geniş bir postmodern vassallık sistemine tâbi kılmak istiyor. “Böl ve yönet” şiârı feodal bir zihniyetin mahsûlüdür. Artık kapitalizm her zaman olduğundan daha fazla feodal bir nitelik kazandı ve târihsel bir uzlaşma sağlandı. Artık hedefte, antideğerleri temsil eden prebendal-ortodoks yapılar var. Dostoyevski ve Tolstoy’un kara listeye alınma girişimleri, Valeri Gergiyev, Anna Retrebko’nun kovulmaları bizi şaşırtmasın.. Tesâdüfî aşırılıklar değil bunlar.. Yeşil Yeni Mutabakat’a ırkçılık eşlik edecek.. Hatırlatayım; SA‘lar da müthiş çevreciydi..

Google+ WhatsApp