Dedeler ve torunlar

Dedeler ve torunlar


Dede nine fark etmiyor bu konuda aslında. Dede ya da nine, aynı hayatı yaşıyoruz sonuçta. Hayatı birbirimiz için kolaylaştırıyor ve zorlaştırıyoruz. Oysa kederler paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır. Paylaşmak, almakla değil vermekle olur! Rekabet ederek ve çatışarak değil, uzlaşarak, yardımlaşarak olur.

 

Yaşlılar yapabilselerdi, gençler düşünebilselerdi. Olmuyor işte. Yaşlı dediklerimiz de bir zamanlar gençtiler. Onlar da o zaman aynı şeyleri yaşadılar. O gün onların babalarına, dedelerine yaptıkları bugün oğulları ve torunları kendilerine yapıyorlar. Son çeyrek yüzyıl aslında aile için tam bir felaketti. “Şehirleşme” “Medenileşme” sonucunu doğurmadı. Aslında internet icad oldu mertlik bozuldu. Otomasyon geldi aslında insana gerek kalmadı. Ulus devlet ile birlikte, Sanayi devriminin de sonuna geldik. Anne baba çalışıyor, dede nine de köye döndü. Çocuklar kreşte! Aslında dede ve nine, din, ahlak ve geleneğin en önemli aktarıcısı. Aynı zamanda merhamet ve şefkat aile içinde dede ve nineden tevarüs eder. Ama biz bu kaynağı kuruttuk. Çocuk küçükken kreşte, gündüz okulda, hafta sonu ve geceler ya bilgisayarın, ya televizyonun başında ya da ders yapıyor. Geçmişle gelecek arasındaki köprüler yıkıldı. Kreş ve okul, “değerler eğitimi” adı altında kurgulanmış bir din ve ahlak KÜLTür’ü veriyor. Orada gerçek bir din yok. Din yerine ikame edilen, ritüellere, seremonilere, sembollere ve ikonolara boğulmuş  bir KÜLT var.

 

Dede ve nineyi artık evde damat ya da gelin, daha da vahimi çocuklar yönetiyor. Çocukların izledikleri çizgi filmler dedenin ninenin anlattıklarından daha heyecan verici, ilgi çekici.. Müzik de var dans da hem göze, hem kulağa hitap ediyor. Ufaklık dedeye, nineye ne soracak ki, Google’da ne isterse var, namaz saatini bile dede, torununa soruyor, o internete bakıp cevap veriyor.

 

Üniversite hayatı deseniz, gençler tamamen ailelerinden koptu. Kız oğlan, “ekonomik özgürlüğü”ne kavuşup “mantık evlilikleri” yapmak için “seviyeli birlikte yaşam” hayallerine kimi dini alet etti, kimi İstanbul sözleşmesinin pozitif ayırımcılık tanıdığı, ailelerin nötr kalması gereken, kimilerinin “onur” kabul ettiği “yaşam tarzı” çerçevesinde “Flört yoluyla cinsel deneyim, yönelim, tecrübe” kazandı! Biz en az 3 çocuk beklerken, mevcut aileler dağıldı, birileri evlenmekten korkar oldu, devam eden evliliklerin hali ise ortada. Zaten artık kimse çocuk filan da istemiyor. Dağılan aileler ise özellikle çocuklar için tam bir felakete dönüştü. Gençler niye deist, ateist, agnostik oluyorlarmış? Ne yaptınızsa onu buluyorsunuz? Başka ne bekliyordunuz ki! Geçmişini kaybedenlerin geleneği olur mu? Dedeler ve nineler yoksa, torunlar da olmayacak.

 

Bakıyorum da anneler çocuklarının elbisesinin temizliğine gösterdiği özeni çocuklarının kalbinin temizliğine göstermiyorlar, karınlarını doyurmaya gösterdikleri özeni kafalarını doyurmaya göstermiyorlar. Çocuklarının kafası ve kalbi okula, boş zamanları sokağa, Tv ve bilgisayara, sağlığı DSÖ’nün yönlendirdiği Bill’in kurullarına emanet. Sonuç bu. Din ve ahlak eğitimi dediğiniz şeyin adı “değerler eğitimi” oldu. Dinin alameti farikaları kayboldu. Allah’ın dini; yeri göğü, ölümü ve hayatı açıklar. Bizim yaşadığımız din, karı ile koca, gelin kaynana arasındaki ihtilafı bile çözmüyor. Çözemez. Gerçeğin bilgisine ve dünyevi başarılara o kadar odaklandık ki, Hakikat’ı kaybetti, oysa gerçeğin basamaklarından yükselerek hakikate ulaşacaktık. Hakikat’ın aydınlığını dünyaya yansıtacaktık. Kadınlar sadece çocuk doğurmaz, toplumu doğurur. Her kadın ve erkek bir başka kadının eseridir. Kadın ve erkeği karşı karşıya getirerek, rekabete sokarsanız, yarıştırırsanız sonucun ne olacağını görmek için kahin olmaya gerek yoktu. Ama artık birilerinin planları gerçekleşirse, ne kadın, ne erkek kalacak. Ve ne de insan o eski insan olacak! (Allah korusun)

 

Her yere açılan üniversiteler, hangi aklın ürünü ise, o ilin geleneksel kimliğini de bozdu, o ildeki öğrenciler de ailelerinden ayrı farklı bir dünyanın peşinde savruldular. Din, ahlak, gelenekten bağımsız, hayatı bir eğlence ve oyun olarak algılayan, hayatı bir kumar olarak gören, çilesiz, hedonist / zevkçi; diplomalı cahiller olmaya aday, ezberci, “gemisini kurtaran kaptan” anlayışına sahip, başarı için torpil arayan, keyif verici, heyecanlı bir iş ve çalışan, yakışıklı bir eş arayışında bireylerden oluşan bir gençlik! Ne sağcı, ne solcu, futbolcu! İdeolojisiz, renksiz, kimliksiz, kişiliksiz bireyler!

 

Bu beklenmiyordu kuşkusuz, ama bunun böyle olacağı belliydi. Her şey siyasete endekslendi. Media sahibinin sesi oldu, STK’lar ve Cemaat siyasetin arka bahçesinde, siyasete sıçramak için ya da iş-güç, ihale için bir sıçrama tahtası oldu. Sermaye sahipleri de bu düzenin müteahhidlerine dönüştü.

 

Yani bu sonuç aslında herkesin ortak eseri. Akademi bu düzenin ürünü idi ve bu düzen kendi akademisyenlerini üretti. Bu politika kurullarındaki, bu Bill’in kurullarındaki birtakım “Personel”ler bu bataklıkta hayat buldu. Bugünkü gençlerle, bırakın yaşlıları, orta yaştakilerin bile ne korkuları ne de hayalleri, umutları birbirine benziyor. Birbirlerini anlamıyorlar da. Her şey çok hızlı değişti. Bu din, ahlak ve gelenekten bağımsız “Birey”lerin hiçbir sabiteleri yok. Tarihin kırılma noktalarından birinde yaşıyoruz. Dünün kavram ve kurumları bugünü anlamaya, açıklamaya yetmiyor. Bugünkü  toplumun geneline hakim olan din, gelenek ve tarihle, bu dille ne bugünü ne de geleceği anlamamız mümkün değil. 1946’dan sonra CHP’lilerin çocukları DP’li oldu. 1960 gelirken o DP’lilerin çocukları bu kez solculaştı. Bugün de yine benzer bir durum yaşıyoruz. Bırakın dedeleri ve torunlarını, babalar ve oğulların rotası giderek farklılaşıyor. Hele şu CoVID yalanı bu işin tuzu biberi oldu. Dağılan aile ve Z kuşağı tartışmaları, vakıf, dernek, cami-cemaatin bu süreçte devre dışı kalması ile olan oldu.

 

Göreceksiniz intihar patlayacak. Boşanmalar daha da artacak, evlilik başvuruları durma noktasına gelecek. Doğum azalacak. Bu “Milli Felaket”in aslında bir “Milli Güvenlik” sorunu olarak ele alınması gerekir. Bu durum, 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan ve 15 Temmuz’dan daha vahim bir durum. Ekonomi, siyaset, toplum ve güvenliğimiz uluslararası sistemin tehditi altında!. Bu tehdide karşı birlik olmamız gerek. Birbirimize karşı kazanacak bir zaferimiz yok, bu dünyayı birbirimize cehennem etmek zor değil, bir tek kurtuluş var ve ona ancak tüm namuslu, erdemli, akıllı ve cesur insanlar birlikte ulaşabiliriz. Bunun için ilk adım da önce kendimizi gözden geçirmek olmalıdır.

 

Çok geç olmadan, aklımızı başımıza alalım. Selâm ve dua ile.

Google+ WhatsApp