Dalgaların konuşamadığı insanlar

Dalgaların konuşamadığı insanlar


“Dalgalar sahile vuruyor, bu denizin bir şeyler ifade etme yöntemi, ama bunu herkesin anlayabilmesi mümkün değil, çünkü hiç bu kadar uzağa gitmemiş olanlar var” diye yazmış Jose Sarmago, ‘Toprağın Uyanışı’ kitabında.

Hayatın gerçek, doğrudan seyrine dalınabilir, el uzatılıp dokunulabilir güzellikleri birtakım dijital süreçlerden geçerek, dijital malzemelere dönüşerek katılabiliyor artık hayatımıza. O güzellikler, daha ziyade, gündelik kişisel medya ihtiyaçları için stoklanmış halde duruyor belleklerde. Bugün insanın belleği genellikle kapısı kapalı duruyor, hayat harici bellekler üzerinden işlem görüyor. Tabiatı mı özledik; açıp yüksek çözünürlükteki fotoğraflarına, ultra keskin video görüntülerine bakıyoruz uzun uzun. Hayatımıza biraz heyecan mı getirmek istiyoruz; oyunlar, filmler, diziler, bin bir türlü efekt ve simülasyon hazır... Anlam mı arıyoruz; anlam hikmetli söz kalıpları, aforizmalar, özlü ifadeler olarak drajeler halinde akıyor malum mecralardan. Yeni insanlar mı tanımak istiyoruz; yine o malum mecralarda herkes kendi kişiliğinin vitrinini düzüyor. Bütün bunlar gerçek mi, işte mesele orada! Hiçbiri hayatın doyulmaz güzelliklerini, zenginliklerini, karakterlerini verecek kadar gerçek değil! Çünkü adı üstünde sanal bir dünyanın malzemeleri bunlar... İster biz yapmış olalım, ister başkaları bizim için yapmış olsun, sonuç değişmiyor; tasarım ürünleri bunların hepsi az ya da çok... Yapay, kurgusal, rötuşlanmış, işlenmiş, kılıfına uydurulmuş gerçeklikler... Tabiatın herhangi bir güzelliğine saatlerce, defalarca, bir ömür döne döne hayranlıkla dalıp gidebilirsiniz, peki aynı güzelliğin fotoğrafına? Çok uzun bir zaman değil! Gerçeğin sabitlenmiş görünümleri, sözlerin dolaşımda değer ve derinlik kaybına uğrayan anlamları, insanların kendini dışavurma öncelikleriyle dönüştürdükleri kişilikleri ne kadar süre oyalar, ne kadar ikna eder ki bizleri!

“Harfleri öğrenenler artık belleklerini işletmeyecekleri için, ruhları unutkan olacaktır. Yazıya güvendikleri için, şeyleri içeriden kendi kendilerine hatırlayacakları yerde dışarıdan, yabancı izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen bellek için değil, hatırlatma için bir deva buldun. Bunlar senin harflerin sayesinde, eğitimsiz kalmalarına rağmen gırtlaklarına kadar bilgiye gömüldüler mi, çoğu zaman hiçbir şeyi doğru dürüst düşünemedikleri halde kendilerini bunlerce şey hakkında hüküm vermeye yetkin sanacaklardır” diyor ‘Platon’un Eczanesi’nde, Jacques Derrida.

Hayata her gün yeni gerilimler ekleniyor ve bu daraltıyor insanların içlerini. Daraldıkça içleri, başka insanların varlığına, kimliğine, hissiyatına saygıları da azalıyor. Hayat hakkında çok şey biriktirmiş insanlar için bile bir ‘başka’sına belli bir yakınlıkla, anlayışla, empatiyle bakabilme imkanı azalıyor git gide. Açıklaması olmayan bir şey değil bu... Neredeyse birbirini hiç tanımayan, tanımaya hiç imkan bulamayan, buna ihtiyaç da hissetmeyen insanlarız artık biz. Herkese imajlar, kalıplar, ezberler üzerinden bakıyor, tabiatıyla birbirimizi göremiyoruz. Sekiz on farklı karakter şablonu yetiyor herkesin insanlığını ölçüp biçmeye. Kimse kimseyi anlamıyor aslında, biz sadece bizi hiç kimsenin anlamadığını sanıyoruz. Ve insanlara karşı ilgisizliğimizi de bunun öfkeye dönüşen birikimleriyle meşrulaştırıyoruz. Sonuç herkes için aynı tabii, her günün içini tıka basa dolduracak bir sürü meşguliyetimiz var ama yaşanacak bir hayatımız yok!

“Dokunabildiğim hiçbir şey kalmadı hayatta!” dedi kederli olan. “Nasıl yani, hepsinin şarjı aynı anda bitmedi ya!”^diye sordu yarım ağızla hiç orada olmayan.

Google+ WhatsApp