Daha zengin, ama daha mutsuz ve huzursuzuz!

Daha zengin, ama daha mutsuz ve huzursuzuz!


Daha zengin, ama daha mutsuz ve huzursuzuz!

 

 

Dün dedik ya, eskiden bir işe başlamadan önce “günah mı, sevap mı” diye bakar, ancak “sevap” olduğu kanaati hâsıl olduktan sonra işe başlardık.

Şimdi sadece “kârlı” mı diye bakıyoruz.

Eskiden Müslüman zenginler “ehl-i dünya” denilen “tek dünyalılar”a (ahret inancı olmayanlara) özenmez, ne kıyafette, ne siyasette, ne sosyal ve ticarî hayatta onları taklit etmezdi.

Dünyayı “mezra” olarak görür, “mükâfat”ı ebedi hayatta bekler, bu beklenti ile dünyanın “cazibedar fitneleri”ne karşı direnirdik.

Ebedi hayata yönelik beklentilerimiz mi kırıldı, yoksa kendimizi dünyanın cazibesine fazla mı kaptırdık bilmiyorum, bildiğim şu ki, git gide “tek dünyalılar”gibi yaşamaya başladık. 

Hele bir de varlıklıysak, tüm emellerimize fani dünyada ulaşmak mecburiyetinde imiş gibi tüketiyoruz hayatı.

Eskiden böyle yapmaz, salt kendimiz için yaşamazdık. 

Lüksümüz, tantanamız, “dünyacı” beklentilerimiz fazla yoktu... 

“İsraf toplumu” değil, “infak (yardım) toplumu”yduk. 

Komşumuzun başı ağrısa yüreğimiz ağrır, o aç yatıyorsa tok uyumayı “vicdan dışı” sayardık. 

Belki bu yüzden komşuluğu yok ettik: Eski mahallelerimizi eski komşularımızla birlikte terk edip, kendimiz gibi “varlıklı dindarlar”ın ikamet buyurduğu sitelere taşındık. 

Girişlere bekçiler, kapılara şifreler koyduk: Bu durumda akrabalıklar, komşuluklar, dostluklar nasıl yaşasın?

Eskiden, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derken, “doğalgazlı evlerde kül mü kaldı?” demeye başladık. 

Anlayacağınız, hayatımızı inançlarımız şekillendirmiyor artık, siyasal, sosyal, ekonomik beklentilerimiz biçimlendiriyor. 

Hem “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi dilimizden düşmüyor, hem de ana-babalarımızı huzurevlerine postalıyoruz!..

Vahim bir durum içindeyiz. Üstelik de çoğumuz “moda” tutkunu olduk. “Farklı”görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı. Kefen dışında her şeyde “marka” arıyoruz! 

Oysa eskiden, “ehl-i dünya” dediğimiz dini hassasiyetleri bulunmayan kesimin kaymak tabakasının moda tutkusu ile dalga geçer, imanımız biraz daha derinse bu kesime acıyarak bakardık.

Artık “gıpta” (kıskanarak) ile bakıyor, parayı bulur bulmaz da “onlar gibi”yaşamaya başlıyoruz…

“Moda” bizim de belirleyicimiz oldu! Bizim de “modern tesettür”,İslâmi beş yıldızlı tatil”, “İslâmi plâj”, “İslâmi butik”, “İslâmi güzellik salonu”, hatta “tesettür mayo” gibi nevzuhur modalarımız, bizi yönlendiren “modacı”larımız ve “image maker”lerimiz var…

Eskiden böyle yaşamazdık, tantanamız, lüksümüz, gösterişimiz yoktu...

Varlıklı Müslümanlar oturdukları muhitin malî durumuna uygun bir hayat tarzını tercih ederlerdi. Gösterişe kaçmazlardı. Bütün birikimlerini kendilerine ayırmak yerine çevrelerindeki fakirleri doyurur, muhtaçlara yardım eli uzatır, hatta bitki ve hayvanlara yardım amaçlı vakıflar kurarak şefkat köprüsüyle hayata bağlanırlardı.

Her zaman ispat ederek ifade etmeye çalıştığım gibi, Osmanlı toplumu, sözün tam manasıyla bir “sevgi, şefkat ve infak (yardım) toplumu”ydu. Çünkü hayatımızı inançlarımız şekillendiriyordu.

Uzun zamandır, hayatımızı inançlarımız yerine “moda akımlar” şekillendiriyor.

“Farklı” görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı. Cebimiz para gördükçe, zaruri olmayan ihtiyaçları “zaruri ihtiyaç” saymaya başladık. “İmanda kardeşlik”sırrını unuttuk, “sınıf kardeşliği” icat ettik: Artık daha zenginiz, ama alabildiğine de huzursuzuz!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp