Daha iyi bir gelecek..

Daha iyi bir gelecek..


70’li senelerde herkesin kafasında , şöyle veyâ böyle , “daha iyi bir gelecek tasarımı” vardı. “Daha iyi bir gelecek” kavrayışındaki “iyi” vurgusu ahlâkî bir beklentiyi ifâde ediyordu. Elbette “iyi”nin içine konulanlar farklıydı. Zâten kavgalar “iyi”nin târifleriyle alâkalıydı. Ama gidişâtın insanlığı “iyinin” yolundan çıkardığını söyleyen hemen hemen hiç yoktu. Vardıysalar bile kimse onları ciddiye almıyordu.

İyi bir geleceği , 19.Asrın yüksek tansiyonların yatıştırılması bağlamında sağlanmış bir istikrârın sürdürülmesi olarak algılayan geniş bir kesim mevcuttu. 20.Asır “derin muhafazakarlığı” da aslında budur. Buna göre merkezin sağında veyâ solunda olmanın çok da fazla bir esprisi de yoktu. Sosyalist partilerle oy vermek ile Hristiyan Demokrat Partilere oy vermenin sosyolojik -kültürel temeli aynıydı. Ama “Karşı Kültür”ün tesir ettiği gençler istikrar fikriyle çatışıyor ve daha iyi bir gelecek adına hareket ediyorlardı.

70’lerde daha iyi geleceğin solda olduğu fikrini besleyen gelişmeler de yok değildi. Bir kere, tüketimde bir karşılığı gözükmese de ekonomik kalkınmışlıkta Sovyetler neredeyse ABD’yi sollamıştı. Siyâsal olarak dünyânın çeperleri dönüşüyor, devrim üzerine devrimler yaşanıyordu. Mozambik, Vietnam, Kamboçya, Nikaragua sosyalist devrim yapmış memleketlerdi. Üçüncü Dünyâ hareketleri ve rejimleri de sosyalizan yapılarıyla sürece yakın duruyorlardı.

80’ler ise herşeyin değişmeye başladığına işâret etmeye başladı. Aslında daha iyi bir geleceğin bayraktarlığını yapan “Çocua”nın pratiklerinin geleceği karartmaktan başka bir işe yaramadığı anlaşılmaya başladı. Meselâ istikrar adına iş yapan merkez sol partilerin Keynesgil bir ekonomi politikanın açmazlarıyla mâlûl olduğu, akıl dışı mâliyetlere sebep olduğu ortaya çıkıyordu.. Daha uçtaki sol pratik, Sovyet veyâ Çin tecrübelerinin ise Keynesgil ekonomi-politikaların geleceği olmayan en çarpık ürünleri olduğu da görülebiliyordu.

80’ler 70’lerin yıldızını söndürdü. 90’lar ise 70’lerin birikimini toptan ortadan kaldırdı. Duvar’ın yıkılışı ve Sovyet çöküşü bunu gösterir. Ama daha mühim bir şey oldu. 90’lar “daha iyi bir gelecek “ kavrayışını yeniden üretti. Ama muhtevâsını değiştirerek..Söylem akıl karıştırıcıydı. Her yerden liberâl güzellemeler üzerinden bir özgürlük vurgusu yükseliyordu. Ama burada özgürlük bir ahlâkî değer olarak meydana çıkmıyordu. Daha çok fenâlıkların menbâı olarak görülen siyâsal müesses nizamları olumsuzlama ve müdahalesizliği kutsama olarak..Bu arada “müdahalesizlik arzusu” ile insanlıkla alâkalı “ağır” “mes’uliyetlerden kaçış” da için için birbirine eklemleniyordu. Engellenmemişlik daha evvel,”Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” deyişinde olduğu üzere daha çok ekonomik faaliyetler için istenirdi. Pek çoğunun zihinlerinin muhafazakâr bir habitusta yeşerdiğini bildiğimiz liberâl babalar için özgürlük libertin bir uçuculuk değildi. Liberâl babalardan olan Benjamin Constant, Laisser passer ilkesini yadırgıyor ve “Hayatımda bundan daha ahmakça bir lâf duymadım” demekten kendisini alamıyordu. Onların istediği “yükümlülükler” ile “haklar” arasında bir denge kurmaktan ibâretti. Karşılığı olmayan ve dayatılan yükümlülük anlayışına tepkiliydiler. Özgürlük ise bireylerin rûhen ve zihnen kendilerini geliştirmesine(olgunlaşmaya) adanmıştı. Yâni sorumluluk ahlâkı ile bitişiyordu.

90’larda seslendirilen “özgürlük “ talebi, siyâset ve hukuk felsefesi tarafından “ mühendisliği yapılsa da nihâi tahlilde müdahalesizliğe ve mes’uliyetten kaçışa evriliyordu. Daha iyi bir gelecek bu anomi içinde fırsatları değerlendirmeyle elde edilebilirdi. Ekonomizm ile oportunizm târihin hiçbir evresinde bu kadar eşleşmemiştir. Ekonomizme göre ekonomi alt yapıydı. (Marx’ın üretim tarzı kavramının yozlaştırılmasıydı bu). Teknoloji ise ilerleme idealinin en yüksek noktasıydı. (Bu da Marx’ın üretim araçları kavramının yozlaşmasıydı). Buralara dokunulamazdı. (Bu da alt yapının belirleyici gücünü tabulaştırmak ve ona teslimiyeti anlatıyor). Mücadele siyâsal tutulmak ve bununla sınırlandırılmak zorundaydı. (Bu da Gramsci’nin karşıt hegemonya oluşturma stratejisinin abartısıydı). Desteklenen kategorik olarak her türlü babaerkil otorite ile çatışmak ve olgunlaşma idealinin reddiydi. Olgunlaşma idealinin dışlanmasıyla doğan boşluğu çocuklaşma ve hayâtı, takımlı takımsız oyunlaştırma arzusu dolduruyordu. Çocuklaşmanın saflığı en yüce erdemdi ve çocuklara asla “dokunulmamalıydı”. 1990-2000 arası anlatılan hikâyeler bunlardı. Bu hikâyelerle en az bir kaç nesli yoğurdular. 2010’lardan başlayarak, krizli ekonomiler üzerinden bu hikâyeler de iflâs etti. Evvelâ yediğimiz baskılarla siyâsetin, daha sonra doğurduğu eşitsizlik ve adâletsizliklerle ekonominin ve nihâyet bizi sürüklediği öldürücü kimliklerle kültürün “kirlenmişliğini” farkettik. Zihnimizde sâdece teknolojiye yer kaldı. Teknolojiyle târihimizi yıkamaya çalışıyoruz. Daha iyi bir gelecek: teknoloji mi? Haydi ahkâm-ı asr üzerinden soralım: Tekonoloji(yle) bize dokunacak (lar) mı?

Google+ WhatsApp