Dağ gibi…

Dağ gibi…


Dağ gibi…

 

Kahire’nin Ayn Şems semtinde, 4 Temmuz 1962 günü dünyaya gelen kız bebeğe, ailesi Neclâ adını vermişti. Sıradan, orta halli, dindar insanlardı. Cemal Abdunnâsır döneminin yoğun baskı ortamında, siyasetle de herhangi bir bağlantıları yoktu. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’na (İhvân) mensup bazı akrabaları bulunsa da, Neclâ’nın babası Ali Mahmud, kendi halinde ve gözlerden uzak bir hayatı tercih etmişti.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Temel eğitimini doğduğu semtte tamamlayan Neclâ Ali Mahmud, 1978 sonunda, akrabalarından bir gençle nikâhlandı. Muhammed Mursi adındaki bu genç, kendisinden 10 yaş büyüktü ve Kahire Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi almıştı. Düğün merasiminden sadece üç gün sonra, Muhammed, doktorasına devam etmek için ABD’nin Los Angeles kentinde bulunan Güney Kaliforniya Üniversitesi’ne gitti. Neclâ, o sıralarda almakta olduğu İngilizce eğitimini ikmâl etmek için Kahire’de kalmıştı. Yaklaşık iki yıl sonra, o da ABD’ye giderek eşine katıldı.

Muhammed Mursi doktorasına devam ederken, genç eşi Neclâ da Los Angeles’taki Muslim Student House’da İslâm’a giren yabancıların ihtida merasimlerinde tercümanlık yapıyordu. Arka arkaya dünyaya gelen çocukları Ahmed ve Şeyma, hayatlarına büyük mutluluk katmıştı. Muhammed’in doktorasının tamamlanmasından sonra vakit geçirmeden Mısır’a dönmek ve ülkelerine hizmet etmek düşüncesindeydiler.

Los Angeles’taki ikâmetleri sırasında, İhvân’ın oradaki temsilcileri, bu genç çiftle alaka kurmuştu. Muhammed Mursi’ye teşkilâtı katılmaları için resmen davet yapıldığında, hayattaki her kararını hanımıyla birlikte alan genç mühendis, bu konuyu da Neclâ Hanım’a açmıştı. Neclâ Ali Mahmud, o anı şöyle anlatacaktı daha sonra: “İhvân yapılanması kimsenin gözlerini bağlamaz. Eşime de, mutlaka benim rızamı alması gerektiğini söylemişler. Ailemizin istikrarının, üye sayılarını artırmaktan daha önemli olduğunu vurgulamışlar. Bize teklifte bulunurken de, yürüyeceğimiz yolun uzun ve tehlikelerle dolu olduğunu anlattılar.”

Mursi ailesi, 1985’te Mısır’a kesin döndü. Kahire’nin kuzeyindeki Zakâzîk Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak yerleşen Muhammed Mursi, eşi Neclâ Hanım’la birlikte siyasî çalışmaların da tam ortasına düşmüştü. Hüsnü Mübarek döneminde resmen yasaklı bulunan İhvân, yine de ülkede faaliyetlerini sürdürüyordu. Üç yıl sonra, Muhammed Mursi, çalışmak ve para kazanmak için Libya’ya gitti, 1992’ye kadar oradaki bir üniversitede hocalık yaptı. Neclâ Ali Mahmud, bu sırada yine eşinden ayrı, çocuklarının başında Kahire’deydi. Mursi çiftinin beş çocuğu vardı artık: Ahmed ve Şeyma’yı Üsame, Ömer ve Abdullah takip etmişti.

1992’den, İhvân’ın bağımsız listelerden seçilen 17 vekili arasında parlamentoya girdiği 2000 yılına kadar, Muhammed Mursi siyasî çalışmalarını sürdürdü. 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrildiği halk ayaklanmasına kadar geçen sürede ise birkaç defa gözaltına alındı ve tutuklandı, hapis yattı. Mursi ailesinin erkek üyeleri -özellikle de Ahmed ve Üsame- de tıpkı babaları gibi hapishaneyle tanıştılar. Neclâ Ali Mahmud, tüm bu zor zamanlarda eşinin ve oğullarının en büyük destekçisi oldu. Onları vazgeçirmeye çalışmak şöyle dursun, verdikleri mücadelenin kıymetinin farkında bir kadın olarak, hep dualarla uğurladı ve sabırla dönüşlerini gözledi.

Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı seçildiği 2012’de, Neclâ Ali Mahmud’u bu defa farklı bir imtihan bekliyordu. Omuzlarından aşağı kadar sarkan örtüsü (“hımâr”), Mısır basınının odak noktası olmuştu. Kendisinden önceki ‘first lady’ler (Cemal Abdunnâsır’ın karısı Tahyâ, Enver Sedat’ın karısı Cihan ve Hüsnü Mübarek’in karısı Sûzan) “modern” görünümlüydüler. Gazete ve televizyonlarda “Abayeleri hazırlayın hanımlar!” başlıklarıyla İhvân’ın herkesi tesettüre zorlayacağı imaları yapılırken, köşe yazarları “Bu şekilde devlet başkanlarını nasıl karşılayacak? Tokalaşmadan, onlarla nasıl selamlaşacak? Komik senaryo!” şeklinde yorumlar döktürüyordu. Bunun yanı sıra, “Sûzan Mübarek, sokakta yürürken görebileceğiniz bir görünüme sahip değildi. Ama Neclâ Mahmud öyle değil. Annemiz, eşimiz, kız kardeşimiz gibi. Tamamen bizden biri” diyenler de yok değildi.

Neclâ Mahmud, ortaya çıkıp eşinin yanında yer alsa, “Bizi bu mu temsil edecek?” şeklinde eleştirilecekti. Geride durup ortaya çıkmasa, bu kez de “İşte İslâmcıların kadınları lâyık gördüğü yer: Arka plan ve perdenin gerisi!” diyeceklerdi. Nereden bakılırsa bakılsın, zor ve çelişkili bir durumdu Neclâ Hanım açısından.

Tüm bu eleştiri ve yorum tufanının ortasında, Neclâ Hanım, içinden geldiği gibi ve doğal davranmayı seçti. Vakarını korudu ve sabrını muhafaza etti. Yüzünden tebessümü eksik olmadı hiç. Hatta, büyük bir gazetenin fotomuhabiri -biraz da onu sınama maksadıyla- fotoğrafını çekip çekemeyeceğini sorunca, gülümseyerek “Beni genç ve zayıf göstereceksen olur” diyecek kadar da morali yüksekti.

Eşinin 3 Temmuz 2013’te cumhurbaşkanlığı koltuğundan uzaklaştırılması, hapsedilmesi, tedavisiz bırakılarak ölüme terk edilmesi ve nihayet geçtiğimiz hafta vefatında da, Neclâ Ali Mahmud aynı sabır ve vakarı gösterdi. 6 yıllık uzun yargılama süreci boyunca kocasını sadece iki defa görebilmişti. Onun her doğum gününde sebat ve dua dolu mesajlar yayımlamayı ihmal etmedi. Ve nihayet, sadece çocuklarıyla beraber katılabildiği cenazede, yine aynı sebatta sabit kaldı.

İhvân’ın hikâyesi anlatılırken, genelde siyasî serüvene odaklanmak adettendir. Oysa, İhvân mensuplarının aile bireyleri ve özellikle de eşlerinin yaşadıkları, ayrıca ele alınmalıdır. Üst üste gelen imtihanlar karşısında dağ gibi duran Muhammed Mursi’nin muhterem eşi Neclâ Ali Mahmud, tek başına uzun ve ibret dolu bir hikâyenin konusu. Günün birinde, bu hikâye yazılacaktır.

yeni şafak

Google+ WhatsApp