Cumhuriyet/Hürriyet

Cumhuriyet/Hürriyet


Başöğretmenim, sürekli 950 öncesine övgüler düzerdi. 

Her cumhuriyet bayramında, okulun giriş kapısının önündeki dört-beş basamaklı merdivenin en üst basamağında durur, bacaklarının üstünde yaylana yaylana “Cumhuriyet-Hürriyet” nutku atardı.

Ona göre, padişahlık “diktatörlük”, cumhuriyet ise özgürlük”tü. Bunu da Atatürk’le İsmet Paşa’ya “borçlu”yduk; çünkü cumhuriyeti onlar kurmuştu.

İlk fırsatta bunları babama aktardım. 

Sözü hiç eğip bükmeden, “Beni borçlandırırken, kimse fikrimi sormadı” dedi, “sorsalardı borçlu yaşamayı sevmediğimi söylerdim.”

Hatıra defterime cümlelerini aynen yazmışım, ama ne anlama geldiğini çözmem uzun sürdü. Babacığım, “Halka sormadan hilafeti kaldırdılar, alfabeyi değiştirdiler, şapka giydirdiler, din okullarını kapattılar, din eğitimini yasakladılar, camileri sattılar, ezanı Türkçeleştirdiler, Kur’an eğitimini ve Haccı kaldırdılar” demek istemişti…

Başöğretmenim ise “borçlu” olduğumuzu o kadar sık tekrarlardı ki, içimden, “Neyse borcumuz, ödeyelim kurtulalım” demek gelirdi.

Atatürk’e ömür boyu, İnönü’ye 1937-1950 arası 13 sene kesintisiz cumhurbaşkanlığı verdik, hâlâ borçtan kurtulamadık! Bu ne bitmez “borç”muş böyle, öde öde bitmiyor!

Hayır, meşrutiyetten sonra cumhuriyet ilân etmek, işin doğasının gereği idi: Çünkü artık ne mutlakıyete dönebilirdiniz, ne meşrutiyette kalabilirdiniz…

Bu durumda cumhuriyet, “mecburi istikamet”ti!

Neden derseniz, ikisinin (mutlakıyetin ya da meşrutiyetin) devam etmesi demek, saltanatın devam etmesi demektir… 

O takdirde ise hanedandan birinin başa geçmesi kaçınılmazdır. 

Bu durumda ne Atatürk cumhurbaşkanı olabilirdi, ne İnönü…

Kaldı ki, dünyanın gidişatı da cumhuriyet istikametinde idi ve meşrutiyetten cumhuriyete “yumuşak geçiş” yapma çalışmaları Sultan II. Abdülhamid zamanında başlatılmıştı.

İttihad ve Terakki Fırkası (Partisi) önderlerinin aceleciliği ve acemiliği araya girmeseydi, çalışmalar daha erken sonuçlanabilir, Osmanlı Devleti’nde “İngiliz-Japon modeli” benzeri bir demokrasi hayata geçirilebilirdi.  

Artık şu gerçeği görmek lâzım: “Demokratik Cumhuriyet”e doğru atılan ilk önemli adım, 14 Mayıs 1950 seçimleridir. “Halka rağmen halk için” sloganıyla milletin tersine giden tek parti egemenliğine bu seçimle son verilmiştir.

Başöğretmenim her seçim sonrasında barut fıçısına dönerdi. “Ne buluyorlar bu Demokratlarda?” filan diye söylenirdi.

Hiç unutmam, bir gün hışımla sınıfa girdi ve âdeta bağırdı:

 “Çocuklar, İsmet Paşa’nın diktatör olduğunu söyleyenlere sakın inanmayın, ne Atatürk diktatördü, ne de onun şanlı arkadaşı İsmet İnönü. Zaten diktatörlüğü kaldırıp cumhuriyet ilan ettik.”

Başöğretmenim iflah olmaz bir İnönücü”ydü, Adnan Menres’e ve Demokrat Parti’ye de çok kızıyordu.

Google+ WhatsApp