Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti nasıl geçti?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti nasıl geçti?


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti nasıl geçti?

 

 

Türkiye’deki “Gitsin mi gitmesin mi”, ABD’deki “Gelsin mi gelmesin mi” tartışmaları sonrası Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump arasında uzun süre önce planlanan zirve nihayet dün gerçekleşti. Beyaz Saray’daki görüşmeler zincirine, alışılmadık biçimde, bir kısım Cumhuriyetçi Senatör’le buluşma da dahildi. Son dönemde yaşanan Türkiye-ABD gerilimi, Ankara ve Beyaz Saray arasında yaşanmadığı ve Amerikan Kongresi’nin Türkiye’ye karşı takındığı düşmanca tavır nedeniyle olduğu için bu şaşırtıcı görüşme oldukça önemliydi.

Gece boyu yapılan yorumlara bakılınca, ziyaret öncesi ABD-Türkiye arasındaki ilişkiler gündeminde onca önemli başlık varken “mektup meselesi”ne takılanların, şimdi de Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın bacak bacak üstüne atmış olması gibi saçmasapan şeylerle uğraşacağına ve beklenenden iyi geçen bir zirveden absürt ‘kötülükler’ çıkarmaya çalışacağına şüphe yok gerçi. Ama biz yine de bu ağa düşmeden, ziyareti olması gerektiği düzlemde yorumlaya çalışalım.

ABD Başkanı Trump’ın Senatörlerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Oval Ofis’te bir araya getirmesi, ikili ilişkilerin düzelmesini istediğinin önemli göstergesiydi. Sürpriz olmadığı, planlı olarak gerçekleştiği belli olan bu görüşmeyle Trump, Erdoğan’a Türkiye’nin tezlerini doğrudan Senatörlere anlatması için bir alan açmış oldu. Daha da ötesi, bu görüşmenin bir bölümünün basına açık bir gerçekleşmesi, Cumhurbaşkanı’nın Senatörlere verdiği cevapların uluslararası basında da geniş ölçüde yer almasına zemin sağladı. 

Türkiye, Amerika’nın uzun süren oyalamalarının sonunda Fırat’ın doğusunda tek taraflı olarak başlattığı Barış Pınarı Harekatı’yla beraber ABD’de başlayan ve “Zalim Türkiye masum Kürtleri öldürüyor,” minvalinde büyük bir propagandaya maruz kalmış durumda. Bu nedenle, Türkiye’nin PKK’nın Suriye kolu olan YPG terör örgütüyle mücadelesinin nedenleri, amaçları ve detaylarının Türkiye tarafından anlatılmasının, Cumhurbaşkanı’nın önceliklerinden biri olduğu muhakkak. Bu konunun hem Senatörlerle hem öncesindeki Başkanlar arası görüşmede hem de heyetler arasında gerçekleşen toplantıda oldukça kapsamlı biçimde ele alındığını anlayabiliyoruz. 

Örneğin, Senatör Ted Cruz’un “Kürtler ABD ile birlikte düşmanlarımıza karşı savaştılar. Türkiye'nin onlara karşı saldırı yapmasını istemiyoruz” sözüne karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “İki şeyi birbirinden ayırmamız lazım: Kürtler ve teröristler. Kürtler benim vatandaşım. O bölgeye yaptığım yatırımları ancak yerinde görebilirseniz anlayabilirsiniz. Sayın Obama döneminde Kobani'den ülkeme iltica eden Kürtlerin sayısı 350 bindir,” cevabını medya önünde vermesi oldukça önemliydi. Türkiye’nin duruşunu, uluslararası basın ve ABD lobileri filtresinden geçmeden doğrudan Senatörlere aktarması kritik bir detaydı. Tıpkı, iki liderin gerçekleştirdiği basın toplantısında, Erdoğan’ın zikrettiği, “Parlamentoda benim partimin 50’yi aşkın Kürt milletvekili vardır,” sözleri, yabancı basının, eğer isterlerse Türkiye’nin Kürtlere karşı tavrının hiç de öyle lanse ettikleri gibi olmadığını, Türkiye’nin sorununun terör ve teröristlerle olduğunu anlamasına yeter de artar nitelikteydi.

Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ABD’de adeta bir ülke lideri imiş gibi muamele gören, yeni kod adıyla Mazlum Kobani denilen Ferhat Abdi Şahin’in Öcalan’ın manevi evladı olduğunun, dolayısıyla sadece YPG’nin bir parçası değil, doğrudan PKK üyesi olduğunun, bunun yanı sıra Türkiye’de gerçekleştirdiği terör eylemleri ve öldürdüğü siviller ve polisler dahil bu teröristle ilgili pek çok hususun bu görüşmelerde ve basına açık bölümlerinde dile getirilmesi, anlamak isteyenler açısından oldukça önemli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin üzerinde ısrarla durduğu Suriye’de bir güvenli bölge inşa etme planını ve bu bölgeye yerleştirilebilecek Suriyeli sığınmacı sayısını detaylarıyla bir kez daha anlatması da önemli bir başka husus. Çarpıcı olan bir diğer detay ise, Fırat’ın doğusunda 32 kilometrelik derinlikteki alana yerleştirilebilecek bir milyon mülteciye ek olarak, Rakka ve Deyrezzor gibi daha güneyde kalan bölgelere de bir milyon mültecinin yerleştirilebileceğini, BM Genel Kurulu’ndaki görsel anlatımından sonra bir kez daha ifade etmesi. Türkiye belli ki, Cumhurbaşkanı’nın “Böyle giderse kapıları açarız,” diyerek uyardığı AB’nin de umursamazmış gibi yapmasına rağmen derdi olan bu konuya, insani, insaflı ve rasyonel bir çözüm bulma hususundaki ısrarında diretmeye devam edecek. 

AB’nin hem Suriyeli sığınmacılar hem de kendi ülke vatandaşları olan Daeşlilerin geri alınması konusundaki sorumsuz tavrının altını tekrar çizen Erdoğan’a, Trump’ın destek veriyor oluşu da yine gözlerden kaçmayan bir başka detay… Gerçi, Yunanistan ve Türkiye sınırları arasındaki tampon bölgede sıkışan Daeşli teröristin ABD vatandaşı olduğu ve ABD’nin de onu geri almayı reddettiği gerçeğini de bir kenara yazmak lazım. Yani, ABD Başkanı Trump, AB’yi suçlarken dönüp bir de kendisine bakmalı.

Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Cumhuriyetçi Senatörlerle bir araya getirmesinin, geçici de olsa, Ankara-ABD Kongresi arasında yaşanan gerginliğe ilişkin bir yumuşama sağlama ihtimali olmalı ki, yine dün, Demokrat Partili Senatör Robert Menendez’in Ermeni karar tasarısının Temsilciler Meclisi’nden sonra Senato’ya getirilmesi teklifini Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, bu toplantıya atıfta bulunarak engelledi. “Senatörler, tarihi yeniden yazmaya çalışmamalı,” ifadesinin, üstelik de Türkiye’ye karşı yaptırımlar konusunda en baskın tavrı takınanlardan biri olan Graham’in ağzından çıkması, Erdoğan’ın bu konuda sadece Türkiye’nin arşivlerini açtığını değil, Kongre üyelerinin ABD Ulusal Arşivleri’ndeki raporlar gibi diğer kaynaklara bakmaları gerektiğini söylediğini gösteriyor.

Tıpkı CIA’in Ferhat Abdi Şahin’in terörist olduğuna dair paylaştığı belgeleri Trump’a takdim etmesi gibi…

ABD-Türkiye arasındaki ticaretin geliştirilmesi de masada yer alan önemli başlıklardan. Ancak, basın toplantısından yansıyan “Ticaretle siyaseti birbirinden ayıralım,” yaklaşımının, Türkiye’yi her siyasi anlaşmazlıkta ekonomik yaptırımlarla tehdit eden ABD cephesinde ne kadar işleyeceği bir muamma… Öyle ya, ABD, elindeki ticari ve ekonomik yaptırım sopasını bırakırsa, Türkiye’yi başka ne ile tehdit edecek?

Tüm bunların dışında, basına yansıyan ifadelerden anlaşıldığı üzere, ABD’nin ajandasındaki en önemli başlık Türkiye’nin S-400 alımı… Bir NATO müttefikinin Rusya’dan hava savunma sistemi alması ABD’nin domine ettiği silah pazarına Rusların girişini kolaylaştıracak. ABD başta olmak üzere NATO müttefiklerinin son 6-7 yılda Türkiye’yi Suriye başta olmak üzere pek çok konuda yüzüstü bırakması sonucu, Ankara’nın gerek Suriye gerek savunma gerek başka konularda Moskova’yla yakınlaşmaya itildiği bir gerçek. Obama döneminde başlayan bu durumun, zaten meselenin bilincinde olan Trump dışında, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bir kez de Senatörlere anlatılması önemli. S-400 meselesinin kısa dönemde çözülmesini beklememek gerek; ancak ABD-Türkiye arasındaki diğer sorunların çözümünde ilerleme kat edilirse, burada da iki tarafı memnun edecek bir noktada eninde sonunda anlaşılma ihtimali olabilir. 

Anlaşılamaması durumunda, konunun sadece iki ülke arasında kalmayacağı, tüm NATO üyelerini kapsayan ve İttifak’ın geleceğini etkileyebilecek bir tartışmaya döneceğine şüphe yok. Bu durumda, her iki başkan tarafından kınanan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti,” iddiası gerçeklik kazanacak. Bu da dünya dengelerini kökten değiştirecek gelişmelerin kapısının açılması demek…

Trump’a karşı başlatılan azil süreci soruşturmalarının ilk gününe denk gelmesi nedeniyle, söz konusu Beyaz Saray buluşmasının, Kongre’de kamuoyuna açık oturumlarla başlayan bu sürecin gölgesinde kalması ihtimali üzerinde durulurken tablo böyle olmadı. Bir kesim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretinin, Türkiye ve Trump karşıtları tarafından Trump’a karşı bir sopa olarak kullanılacağını düşünüyordu. Bu maalesef doğru. Hem Trump’ı köşeye sıkıştırmak isteyenler hem de Türkiye’ye karşı olanlar tarafından, dün tüm gün Türkiye karşıtı tweet’ler atıldı, yorumlar yapıldı. Mazlum Kobani diye bir kahraman portresi çizmeye çalışanlar gibi, Fethullah Gülen’in ABD sözcüsüne dönüşmüş olan kukla Enes Kanter’den bir “insan hakları savunucusu” çıkarmaya çalışanlar da iş başındaydı.

Ancak Trump’ın azil sürecinin, kendisinin de söylediği gibi “cadı avı” olduğuna inanan seçmeleri Türkiye’nin tezlerine kulak kabartmış oldu. Nitekim Amerikan kamuoyunun da, tıpkı Washington gibi, daha önce hiç olmadığı kadar parçalanmış, bölünmüş ve kutuplaşmış olduğunu unutmamak gerek.

Trump’ın Erdoğan’ın misafirliğine gereken önemi vermesi ve titizliği göstermesi, Türkiye-ABD ilişkilerinde Beyaz Saray ve Ankara’nın istediği şekilde “ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açılması ihtimali gerçekten var mı?” diye düşünmemize sebep oluyor. Ancak, gidişatı belirleyen başka aktörlerin ve etkenlerin sayısı oldukça fazla olduğu için aşırı yoruma kaçmaktan ziyade, temkinli bir iyimserlik şimdilik daha doğru bir yaklaşım olacak gibi görünüyor.

 

süperhaber

Google+ WhatsApp