Cuma namazı (2)

Cuma namazı (2)


Başta cuma günü ve namazı ile alâkalı âyet ve hadisleri zikretmiştik. Bunlarda ve başka hadislerde cuma namazının şehirde kılınacağı, şu kadar cemâatle kılınacağı, ancak bir camide kılınabileceği, sultanın bulunması veya izin vermesi... gibi vücûb ve sıhhat şartları zikredilmiş değildir. Bu şartlar sözlerin delâleti ve tatbikattan, ictihad yoluyla çıkarılmış, üzerinde de ihtilâf edilmiştir. Şartlar üzerinde lüzumundan fazla titizlik gösteren ve bu yüzden cuma gibi büyük bir ibâdetin ifâsını güçleştirenlere karşı olan İslâm âlimleri vardır:

 

İbn Rüşd: “Bu mevzuda müctehidlerin ihtilâf etmelerinin (farklı yorum, ictihad ve görüş sahipleri bulunmasının) sebebi: Hz. Peygamber (s.a.) cuma namazını dâimâ cemâatle, camide ve şehirde kıldığı için bu vasıfların şart olma ihtimâlidir. Cuma namazının daima böyle kılınmış olduğunu görüp bunların şart olması gerektiğine kâni olanlar şart koşmuş, böyle görmeyenler de şart koşmamıştır... Ayrıca namaz çevresindeki bu davranış ve oluşların namazla alâkasına da bakılmış, alâkalı görenler şarttır demiş, görmeyenler şart değildir kanaatine varmışlardır. Bu sebeple cemâatin şart olduğunda ittifak etmişlerdir; çünkü cemâat umûmiyetle namazlarda bulunan bir keyfiyettir. İmam Mâlik şehir ve sultanı şart koşmamıştır; çünkü bunların namazla doğrudan bir alâkası yoktur. Buna mukabil namaz ile münasebetini gözönüne alarak camiyi şart koşmuştur. İhtimâl ki, bunların hepsi lüzumsuz derinleşme, ileri gitmedir; halbuki Allah’ın dini kolaylıktan ibârettir, birisi çıkıp pekâlâ şöyle diyebilir: Eğer bunlar cumanın mûteber (sahih) olması için şart olsaydı Rasûlullâh’ın (s.a.) sükût etmesi ve bunları açıklamadan bırakması câiz olmazdı; çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “...insanlara gönderileni açıklayasın diye...” “...ihtilâfa düştükleri hususu onlara açıklaman için...”

 

Şâh Veliyyullah: “Cemâat ile bir nevî medeniyetin -cuma namazının sıhhat ve vücûbu için- şart olmasını ümmet, âyet ve hadislerin lâfız ve ifâdelerinden değil, manevî yoldan telâkki etmiş ve benimsemişlerdir. Çünkü Rasûlullâh (s.a.) halifeleri ve müctehid imamlar cumayı şehirlerde kılıyorlar, kırlarda göçebe yaşayanları muâheze etmiyor, mes’ul tutmuyorlardı. Asırlar ve devirler geçtikçe bunların şart olduğu neticesine vardılar. Çünkü cumadan maksad şehirde dini yaymak, merâsimi açıkça ifâ eylemektir, bunun için de kılındığı yerin şehir olmasını, medenî vâsıtaların bulunmasını gözönüne almak gerekmiştir. Benim nezdimde en doğru olan “köy demek mümkün olan en küçük yerin dahi cuma için kâfî geleceğidir... kırk kişi şart değildir, namazı kıldırmak önce ulü’l–emre aittir, devlet başkanının bulunması şart değildir.”

 

Sıddık Hasen b. Ali: “Cuma namazı için devlet başkanı, şehir, muayyen sayı, cami ve tek camide kılınma gibi şartların aranacağına dair Kitâb ve Sünnetten hiçbir delili yoktur.”

 

Bu nakilleri çoğaltmak mümkündür. Bizim varmak istediğimiz netice ise ittifak edilen şartlar dışında kalan şartlar üzerinde fazla durmamak ve bunlara riâyet edeceğim diye cuma namazı gibi büyük bir ibâdeti terk veya iptâl eylememektir.

 

2. ŞARTLARIN AYRI AYRI TETKİKİ

 

a) Cemâat

 

Şevkanî’nin İbn Hacer’den nakline göre bu mevzuda onbeş mezheb yani farklı ictihad vardır. Şart koşulan cemâatin sayısı bir kişiden seksen kişiye ve sınırsız, kalabalık bir cemâate kadar uzanmaktadır. İmam Muhammed ve Ebû Yusuf’a göre imamdan başka en az iki kişi gereklidir.

 

Hâfız İbn Hacer muayyen bir sayı ile takyid etmeden “kalabalık bir cemâat” görüşünü tercih etmiştir.

 

Şevkânî de “iki kişi” görüşünü tercih eylemiştir. Bu görüşün delili şudur: Cuma için cemâat hadîs ve icmâ ile şarttır; muayyen bir sayıdan bahsedilmemiştir, diğer namazlarda cemâatin en az miktarı iki olduğuna göre burada da iki kişi cemâattır.

 

b) Şehir

 

İlk cuma ile ilgili hadisler cumanın köylerde de kılınabileceğini göstermektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı bu mevzudaki bir izin talebine 6.2.1933 tarihinde şu cevabı vermiştir:

 

“Cuma namazı farz ve bunun farziyeti Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir. Bütün mezheb imamlarınca da kat’î olan cihet, onun farz ve şeriat–i İslâmiyye’den olmasıdır. Cuma’nın sıhhat–i edâsı için serdedilen şerait–i sâirenin edillesi kat’i olmadığından onlar müctehidler arasında muhtelefûn fihtir. Mısır (şehir) ve izn–i hâkim gibi şartların vücud ve adem–i vücudu, farz olan cumanın cevâzına haiz–i tesir değildir. Binâenaleyh ufak bir köyde bile bu farzı edâ edecek cemâat bulunur ve müsâade için müracaat vukûbulursa onlara izin verilmesi iktizâ edeceği...”

 

c) Bir Merkezde Birden Fazla Yerde Cuma

 

Cumanın bir merkezde yalnız bir camide kılınmasının şart olduğu daha ziyâde Şâfiî ve Hanbelilerce ileri sürülmektedir. Bunlar da zarûret bulunduğu, meselâ bir cami bütün cemâati almadığı takdirde cumanın birden fazla camide kılınabileceğini ifâde etmişlerdir. Cemâate göre caminin vüs’ati düşünülürken fiilen cumaya gelen cemâat değil, mükellef olan cemâatin gözönüne alınacağı da unutulmamalıdır. Bu takdirde hemen bütün şehirlerde birden fazla camide cumanın sahih olacağı ortaya çıkmaktadır.

 

Hânefî mezhebinde müctehidlerin bu mevzûudaki ictihadları şöyledir: Ebû Hanife’ye göre bir şehirde yalnız bir cuma kılınır.

 

Ebû Yûsuf’a göre şehrin ortasından nehir geçer ve şehir ikiye bölünmüş bulunursa veya şehir büyük olursa iki yerde kılınabilir.

 

İmam Muhammed’e göre kayıtsız şartsız birden fazla camide cuma namazı kılınabilir. Bu görüş Ebû Hânife’den de nakledilmiştir.

 

İbn-Hümâm bu görüşleri naklettikten sonra şu satırları kaydetmiştir: “...İşte bu sebeble Serahsî şöyle demiştir; Ebû Hânife mezhebinde muteber olan ictihad cumanın bir şehirde birkaç yerde kılınabileceğidir. Biz de bu görüşü tercih ediyoruz. Çünkü “cuma ancak şehirde kılınır” ifadesi, “şehirde bir yerde” diye kayıtlanmamıştır. Cami şehirde olunca her cami şehirdedir. Bilhassa şehir büyük olunca bütün cemâati bir camide toplamakta büyük güçlük vardır.”

 

d) Devlet Başkanının Bulunması ve İzni

 

Bazı müctehidler devlet başkanının bulunmasını, namazı onun veya temsilcisinin yahut da izin verdiği kimsenin kıldırmasını şart koşmuşlardır. Şart koşanların ileri sürdüğü deliller tetkik edilince bunların nassa dayanmadığı, sadece fitne ve kargaşalığı önlemek gâyesine bağlı bulunduğu görülmektedir.

 

“İyi, kötü bir imamı olduğu halde cumayı terkedeni Allah dağıtsın, toparlamasın...” meâlindeki hadis hem zayıf bulunmuştur, (Haşiyetu’s–Sindî, 1/335; Mecma‘u’z–Zevâid, 1/70) hem de hadîste böyle bir mânâ yoktur. Hadîse göre imamın bulunmaması yalnızca cumayı terketmeye mâzeret olabilir.

 

Cuma namazında imamlık şerefli bir vazife olduğundan devlet başkanı veya onun temsilcisi var ise bu şerefin ona ait olduğu kabul edilmiş. Hz. Peygamber (sav) ve halifelerinin bu namazı —diğerleri gibi— bizzat kıldırdıkları da gözönüne alınmıştır.

 

Bunlar bulunmadığı zaman herkesin bu namazı kıldırmak isteyeceği, idareye muhâlif olanların minberi kendi emelleri istikametinde kullanabilecekleri, bunun da kargaşalık ve kavgaya müncer olabileceği gözönüne alınarak “kime izin verilirse cumayı o kıldırır” denmiştir.

 

Fakat bu sözler devlet başkanı yahut da izni bulunmazsa cumanın sahih olamayacağını ifade etmez. Bu mevzûuda bazı mütâlâaları nakletmekte fayda vardır:

 

İbn-Hümâm (Ebû Ca’fer’den naklen): “Haklı bir sebebe dayanmadan veya zarar vermek için sultan cumaya izin vermese de cuma kılınabilir.”

 

“Elinde menşûru olmadığı halde bir İslâm memleketinde idâreyi ele alan kimse vâli ve emirler gibi memleketi idare ederse otoriteyi temin edeceği ve bununla şart da gerçekleşmiş olacağı için cuma kılınır.”

 

Gazzâlî: “Sultanın hazır bulunması veya izni şart değildir; fakat izin almak daha iyidir.”

 

İbn Abidin: “Vâli vefat etse, yahut tehlike sebebiyle gelemese yahut da cuma kıldırmak hakkı olan kimse mevcut olmasa halk kendileri için bir hatib tâyin eder... Bu ifade “fitne (anarşi, kargaşalık, istilâ) zamanında cuma kılınmaz” diyenlerin bilgisizliğini ortaya koymaktadır.”

 

İbn Kudâme: Halife veya sultanın (imam) izni şart değildir. Hz. Osman evine kapanıp asiler evi sarınca Hz. Ali cumayı kıldırmış, sonradan Hz. Osman da bunu tasvib eylemiştir. Ubeydullah b. Adi bu hususu şikâyet edip arkasında namaz kılmak zoruma gidiyor deyince Hz. Osman şunları söylemiştir:

 

“Namaz insanların edâ ettiği amellerin en iyilerindendir. Onu hakkıyle kılıyorlarsa sen de onlarla beraber kıl, kötü yapıyorlarsa kötülüklerine katılma. İmam Ahmed b. Hanbel de şöyle demiştir: “Şam’da fitne dokuz sene sürmüş ve bu esnada cuma kılınmıştır.”

 

(Kaynaklar için İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma bakılabilir.)

Google+ WhatsApp