Çoklukla Övünmek Câhiliye Toplumunun Özelliğidir

Çoklukla Övünmek Câhiliye Toplumunun Özelliğidir

Tekâsür; cahiliye insanının bir davranış şeklidir. Bu insan tipi dünyada çakılıp kalacağını, burada ebedîleşeceğini vehmeden, ölümden sonra dirilişi yok sayan, varını yoğunu geçici olana harcayan, yatırımını bitimsiz nimetlere sahip âhiret hayatına yapmayan bir karaktere sahiptir. Allah’ı hayatın belirleyici gücü olarak görmeyip

 Çoklukla Övünmek Câhiliye Toplumunun Özelliğidir

 


“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” (Tekâsür: 1,2)
Âyetimizdeki omurga kavram tekâsür’dür. Tekâsür, K-S-R kök harflerinden türeyen bir kavramdır. K-S-R, çok oldu demektir. Tekâsür ise çoklukla övünmektir. Geniş anlamıyla, çoğunluğa, birikime, maddî servet ve konfora sahip olmakla övünmek demektir.
Tekâsür; cahiliye insanının bir davranış şeklidir. Bu insan tipi dünyada çakılıp kalacağını, burada ebedîleşeceğini vehmeden, ölümden sonra dirilişi yok sayan, varını yoğunu geçici olana harcayan, yatırımını bitimsiz nimetlere sahip âhiret hayatına yapmayan bir karaktere sahiptir.
Allah’ı hayatın belirleyici gücü olarak görmeyip kendini ilahlaştıran ve dünyevî değerlere tapanlar, şeytanın ebedîleşme vaadine bakarak çoğaltma hırsı ile çırpınıp durur, istediklerine güvenerek çılgınca hevesler peşinde koşarlar. Bu durumu Hümeze suresi şöyle anlatmaktadır: “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedî kılacağını sanmaktadır. Hayır; andolsun o, hutame’ye atılacaktır.”
Tekâsür, kesret’tendir ve üç anlamı vardır. Birincisi; insanın en fazla kesret elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi; insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbirlerinin üzerine çıkmaya çaba göstermesidir. Üçüncüsü; insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk sebebiyle olmasıdır. Dolayısıyla, “el-Hâkümü’t-Tekâsür’ün manası şöyle olur: “Tekâsür size o kadar çekici gelmiştir ki, ondan daha önemli şeylerden gafil olmuşsunuz.” Bu kelimelerin ıtlâkı çok geniş anlamlara, eğlence ve lezzet vasıtalarına, kuvvet vesilelerine, iktidar sağlama çabalarına ve onu elde etmek için rekabetlere, elde edince de birbirlerine kibirli davranmalarına şâmildir. el-Hâküm de her devirde yaşayan ferdler veya toplumlar olabilir. Tekâsür insanlara öyle musallat olmuştur ki, onlar, daha önemli şeylerden gafil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insânî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır.
Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağına aldırmazlar. Onlar refah, cismânî lezzetler ve çok fazla imkanlar elde etmek isterler. Ancak sonunun ne olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet ve en gelişmiş silahları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah’ın arzında zulüm yapmak, tuğyan içinde bulunmak ve insanlığın felaketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünemezler.
Hayata, insana ve olaylara îtikâdî çözümler getiren Kur’ân’ı bize bahşeden Rabbimiz, İslâm’ı “Allah’tan başka hiçbir güç ve değer tanımama” üzerine binâ etmiştir. Lâ ilâhe illallah düsturu ile tarihe damgasını vuran ve yeryüzünü ifsad projesi üretenlerin korkulu rüyası olan İslâm dini, faziletli, erdemli, şerefli insan olmanın değer ölçülerini de aynı düstur çerçevesinde belirtmiştir.
Tevhid akîdesini şuurlu olarak kabul eden tercih sahibi kişilikli insan kendi elleri ile kazanmadığı şeylerden dolayı övünmez. Kendi elimizde olmayan ırk özelliklerimiz, ana dilimiz, rengimiz bir övünç meselesi değildir. Üstün ve erdemli insan olmanın yolu; Allah’tan başkasının boyunduruğu altına girmemek, takvâ esasına göre yaşamak ve Allah’a ve insanlara karşı müstağnîlik ve zulüm yapmaktan kaçınmaktan geçer.
İslâm îtikâdı, cahiliye dinlerinden farklı olarak değer ölçüsünü ilkeye göre belirler ve bağlılarına da hayatı düzenlerken adaletin ikâmesi için gerekli ilkeleri esas almalarını emreder. Bir karşılaştırma yapacak olursak, cahiliyeye mensup olanlar mal ve evlat sahibi olmakla, çoğunlukta olmakla, güç sahibi olmakla övünürlerken Allah’ın dinine mensup olanlar için bunlar övünç meselesi değildir. Biz Müslümanlar için felâha ulaştıran, selâmete götüren şey hayat tarzımızı, davranış kalıplarımızı belirleyen ilkelerimiz ve bu ilkelere bağlılığımızdır.
Aşırı bir tutku ile mal, evlat, güç ve servet biriktirmek insanları ilâhî değerlerin sınırlarının dışına çıkarır. Sonuçta böyle yapan bireylerin eylemleri bütün bir toplumu yavaş yavaş çürümeye, felakete götürerek dünyayı yaşanmaz hale getirdiği gibi ebedî hayatta da iflas edenler olma neticesi ile karşı karşıya bırakır.
İşte, Rabbimiz;  Allah’ı değil şeytanı, âhireti değil dünyanın geçici menfaatlerini tercih eden yeryüzünün ilahlık taslayanlarının bu olumsuz tutumuna dikkat çekmek için Tekâsür suresini indirmiştir:
“(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, mezarlarınıza girinceye dek sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Hayır; ileride bileceksiniz, yine hayır; ileride bileceksiniz. Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız, andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz. Sonra onu, hiç tartışmasız kesin bir gözle görmüş olacaksınız. Sonra da o gün, kesin olarak nimetten sorguya çekileceksiniz.” 

 
 

16.11.2018
Hazırlayan: Emrullah AYAN
       

Google+ WhatsApp