Cıvata

Cıvata


Güne yetişmeye çalışıyoruz, geceye yetişmeye çalışıyoruz, işe geç kalmamak için koşuşturuyoruz, son ödeme tarihi gelen şeyleri ödemek için, son kullanma tarihi yaklaşan şeyleri tüketmek için, bir filmi, bir otobüsü, bir randevuyu, bir fırsatı, bir ilişkinin tadını kaçırmamak için çırpınıyoruz her gün. Durmadan yetişmeye çalışıyoruz, sonraki ana, sonraki işe, sonraki söze, sonraki ödemeye, sonraki fırsata... Sonu gelmez bir döngünün içinde dönüp duruyoruz ve kimimiz buna hayat diyoruz. Kimimizse buna hayat diyemiyorsa bile yerine hayat diyecek bir şey de bulamıyor.

“Şurada bir an dalıp gitmişim” dedi üzüntüyle yanındakine, “kim bilir neler kaçırdım!”

Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminde hemen herkesin bildiği bir sahne var; modern zamanlarda yaşayan herhangi bir adam, yürüyen bandın üzerinden kendisine doğru gelen ürünlerin belli bir ritimle cıvatalarını sıkıyor. İşi bu, mesaisi bu... Sinema tarihinin en unutulmaz, en çarpıcı sahnelerinden biri bu sahnedir hiç şüphesiz; bir kaç dakika içinde bir asrın hikayesini, dramını, serencamını başka söze ihtiyaç bırakmayacak bir derinlikle anlatır çünkü. Herkese bir şekilde bir yerinden dokunmuştur bu sahne, çünkü anlatılan o minicik hikaye bizim modern zamanlardaki hayatlarımıza fazlasıyla benzer. Hayatımızda yapıp ettiklerimiz, bir yürüyen bandın üzerinden bize doğru gelen vidaları sıkmaktan pek bir farkı yok. Birini kaçırırsak, birini atlasak, hayatın çatısı üstümüze çökecekmiş gibi tedirgin bir halde bütün vidalara yetişmeye çalışıyoruz.

“Bala düşen sinekler gibiyiz. Hayal tatlı olduğu için ondan vazgeçmek istemiyoruz; fakat ona ne kadar çok dahil olursak o kadar çok tuzağa düşüyor, sınırlanıyor ve hüsrana uğruyoruz. Onu hem seviyor hem de ondan nefret ediyoruz. Onlar için duyduğumuz kaygının bize işkence etmesi için insanlara ve sahip olduklarımıza aşık oluyoruz. Çelişki sadece bizi kuşatan evrenle bizim aramızda değil, aynı zamanda kendimizle kendimiz arasında” diyor Alan Watts.

Bize ayrılan zamanı neredeyse tamamen elimizden alan bütün bu süreğen meşguliyetler hikayemizin içini tıka basa kendileriyle dolduruyor. Bize yaşadıklarımızdan geriye hiçbir şey bırakmayan boş uğraşlarla, ardı arkası kesilmeyen ‘manasız’ meşguliyetlerle dolu hayatlarımız. Hakiki olanla, geçip gitmeyecek ve bizimle kalacak olanla, içimizi gerçekten hayatla, manayla, güzellikle dolduracak her şeyle irtibatımızı yitiriyoruz bütün bu boş işler, nefes aldırmaz meşguliyetler yüzünden. Bir illüzyon karşısında donup kalmış gibiyiz, öyle tutsak, öyle cansız ve hayatsız. Mekanik bir döngüde yaşayıp gidiyoruz. Penceremize konan minik kuşların doyumsuz güzelliğinin farkına dahi varmadan...

Jiddu Krishnamurti, hayat ırmağının asıl zenginliğinin ve güzelliğinin nereden aktığına dair şöyle kısacık bir doğu hikayesi aktarıyor: Bilge bir öğretmen öğrencileriyle her sabah iyilik, güzellik ve sevginin doğası üzerine konuşuyordu. Bir sabah, tam konuşmasına başlarken, pencere pervazına bir kuş kondu. Bir süre şakıdı ve uçtu. Öğretmen öğrencilerine şöyle dedi: “Bu sabahki konuşma sona erdi”

Bir de şunu düşünün; o herkesin yüzüne tek tek baktığı halde hiç kimsenin yüzüne bakmadığı bir çiçek ne hisseder?

“Öylece bakadurduğumuz şeylerin içinde” dedi beyaz saçlı adam, “görsek bizi derinden mutlu edecek ne çok şey var!”

Google+ WhatsApp