Çin’in zulüm kampları

Çin’in zulüm kampları

Uygurların, diğer bir ifadeyle Doğu Türkistanlıların, yaşadıkları büyük problemler, bugün Çin’le ekonomik ilişkileri olan kişi, kurum ve devletlerin endişeleri nedeniyle görmezden gelinirken çok az kişi, kurum ve devletin Çin ile husumeti nedeniyle

Çin’in zulüm kampları

 

 

Uygurların, diğer bir ifadeyle Doğu Türkistanlıların, yaşadıkları büyük problemler, bugün Çin’le ekonomik ilişkileri olan kişi, kurum ve devletlerin endişeleri nedeniyle görmezden gelinirken çok az kişi, kurum ve devletin Çin ile husumeti nedeniyle gündeme getirilen bir durum. Dolayısıyla Çin’in asimile etmeye çalıştığı, bazen akla zarar şekilde “Uygurlar zaten Çinli” diyebildiği, insan hakları ihlallerinin ayyuka çıktığı vahim bir durum maalesef hak ettiği gibi ele alınmıyor, dünya gündemine gelemiyor.

Uygurların, Çin zulmü altındaki tecrübeleri yeni değil, meselenin öncesi olmakla birlikte süreç Doğu İslam Türk Cumhuriyeti’nin 1933’te ilan edilmesiyle başlıyor. Ancak bu durum fazla uzun sürmez ve 1945’te Çin-Sovyet Dostluk ve Müttefiklik Anlaşması dahilinde Rusya, Doğu Türkistan’ın Çin’e bağlı kalmasını kabul eder. Kısa bir süre sonra 1949’da Stalin, ABD’nin Çinli Müslümanlar bölgesinde büyük bir İslam devleti kuracağı bahanesini ortaya atarak, Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesine destekler.  Bu menfur gelişmeden sonra Çin, işgal ettiği toprakları Uygur Özerk Bölgesi adıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin beş özerk bölgesinden biri haline getirir. 1966-76 yılları arasında Çin’in aldığı bir takım kararlar sonucunda Uygurların asimile edilmesi sağlanmaya çalışılır. Bu dönemde biraz da Rusya’nın etkisiyle Uygurlar Çin yönetimine karşı bazı eylemlere başlarlar. Buna karşın Çin eylemleri şiddetle bastırmaya kalkar ve Ramazan ayı arifesinde yaklaşık 75 bin Uygur, Çin askeri güçleri tarafından öldürülür. Bundan sonra süreç bayram namazına gitmek isteyen Uygurların camilerinin kapısının kilitlenmesi ve Uygurların buna tepki eylemleri düzenlemesi gibi gelişmeler ile devam eder. Bu baskıya karşı, Uygurlar gelişmeler ışığında bazı silahlı örgütler de kurarlar. Aynı zamanda Çin yönetimine karşı demokratik tepkilerde geliştirilmektedir ancak baskıcı Çin yönetimi, demokratik eylemlere karşı da güç ve şiddet kullanır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, 1990’larda Sovyetler’in dağılmasıyla bağımsızlıklarını ilan eden ülkelerin durumu Çin’i endişelendirmiş, Çin baskı politikasını arttırmıştır. Çin’in, Doğu Türkistanlılara uyguladığı baskı, bir diğer önemli gelişme olan 11 Eylül saldırıları ile artar. Uygurların Çin tarafından “terörist” olarak damgalandığı düşünülürse 11 Eylül gibi topyekun “terörizm” üzerinden Müslümanlara karşı savaş açılması, Çin’in arayıp da bulamadığı bir imkandır. Çin, bugün Suriye’deki bazı terör grupları ile -gerçek-doğru ayırt etmeden- Doğu Türkistanlıların ilişkisi olduğunu iddia ettiği gibi o dönemde Usame Bin Ladin ile Doğu Türkistanlılar arasında ilişki olduğunu iddia eder.

Çin’in Doğu Türkistanlılara yönelik asimilasyon politikasında iki durum göze çarpmaktadır. Bunlardan bir tanesi, Doğu Türkistan’ın demografisine fiziksel olarak müdahale edip bölgeye Çinlileri yerleştirmesidir. Diğeri çok daha vahim durumdur; Doğu Türkistan bölgesindeki Doğu Türkistanlıların nüfusunu azaltmak için 14-16 yaşındaki kız çocuklarını eğitim bahanesi ile bölgeden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.

Çin’in, Doğu Türkistan bölgesinde periyodik olarak devam ettirdiği zulmün arkasında yatan nedenlerden en önemlisi de ekonomidir. Çin’in özerk bölgelerinden biri olan Uygur Özerk Bölgesi, zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Aynı zamanda bölgenin 8 ülkeye sınırı bulunmaktadır. Ayrıca önemli ticaret yolu üzerindedir.

Meselenin dünü yukarıda izah ettiğim şekilde iken bugünü ise çok daha vahimdir.

Çin, bir süredir “Eğitim merkezi” adı altındaki kamplarda Uygurlara yönelik zulmünü arttırarak devam ettiriyor.

Gulbahar Jelilova, Çin’in işkence kamplarında kalan kişilerden biri, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kampa girdiğim gün işkence yaptılar ve 24 saat yiyecek vermediler. Yemek yoktu, sadece hamur ve çok az çorba veriyorlardı. Betonların üzerinde uyuyorduk. Haftada bir bize iki ilaç veriyorlardı, uyuşuyorduk. Vücudumuzdaki ağrıları hissetmiyorduk artık. Kameraları ve kamerasız yerler vardı. Kamerasız yerlerde işkence yapıyorlardı. Kendi dilimizi konuşamıyorduk, konuştuğumuzda ise işkence yapıyorlardı. Bize Çin marşı okutuyorlardı. İletişim adına hiçbir şey yoktu’’

Gulbahar Jelilova’nın iddiasına göre zorla tutulduğu bu kampta tecavüz normaldi… Hatta odalardan gece vakti alınan kadınların hemen hemen hiçbirini bir daha göremedi.

RFA Uygur servisinin haberine göre ise Çin yönetiminin ‘kültürel değişim’ ve ‘kardeş aile’ uygulaması kapsamında Çin Komünist Partisi üyesi görevliler, Uygurların ve diğer Müslüman azınlıkların evlerini denetlemeye gidiyor. Çoğunluğu Han Çinli erkeklerden oluşan, sayıları 1 milyonu aşan ‘görevliler’ düzenli olarak aileleri ziyaret ederek ayda en az 8 gün bu evlerde sabahlıyor. Uygurlu kadınlar, yataklarını bu kişilerle paylaşmaya zorlanıyor.

Zaten baskıcı bir ülke olduğunu bildiğimiz Çin; ekonomik, kültürel ve hatta dini nedenlerle Doğu Türkistanlı Uygurlara karşı neredeyse bir asırdır baskı ve şiddet uyguluyor. İnsan hakları ihlalleri tarifsiz boyutlara ulaşmış durumda. Çin gibi kapalı, baskıcı ülkelere müdahale etmek pek kolay değil ancak bu mesele de artık görmezden gelinebilecek kadar küçük bir mesele değil.

En başta da ifade ettiğim gibi dünyanın en önemli ekonomilerinden biri olan Çin’e, ekonomik beklenti nedeniyle tepki vermekte zorlanan, tepki veremeyen ve hatta “Uygurlar zulüm görmüyor” diyebilenler var. Çin ekonomik nedenlerle Uygurlara zulmederken, ekonomik nedenlerle Çin’in insan hakları ihlallerini görmezden gelenlerin en azından ekonomik beklenti nedeniyle susanların, Çin’den tek farkı bu zulmü yapmıyor ama izliyor olmaları, izlemek ve yapmak arasında bir fark olduğunu düşünüyoruz ancak sonuç değişmiyorsa susanların da zulme dolaylı destek verdiğini unutmamak gerekiyor.

 

 

 

Cemile Bayraktar/Şarkul Awsat

Google+ WhatsApp