Çin’de olup bitenlerin düşündürdükleri

Çin’de olup bitenlerin düşündürdükleri


Çin muamma olmaya devâm ediyor. Kastettiğim Çin’in elinde bulundurduğu yüksek üretim, sermâye ve teknolojik üstünlükleri değil. Dikkât çekici olan Çin’de gerçekleşen ve kapitalizmin en ileri aşamalarına dönüşen süreçlerin bizzat Komünist Parti mârifetiyle gerçekleşiyor olması. Bu daha çok şaka konusu edilen ironik bir durum olarak görülüyor. Kapitalizmi savunanlar, bu ironik durumu keyiflenerek tâkip ediyorlar ve “ne kadar güçlü olduğumuzu, işlerimizi yeri geldiğinde bizzât Komünist Partilere gördürmemizden anlayın” diyorlar. Bu işe küreselleşmenin cilvesi diye bakanlar da var. Garip olan meselenin üzerine fazlaca gidilmemesi ve tablonun olağanlaştırılması.

Hâfızamız giderek bozuluyor. Kabaca 1950-1980 aralığında Çin Devrimi’nin dünyâda doğurmuş olduğu yeni beklentileri, tâzelediği umutları hatırlayan yok. Resmî, yozlaşmış Sovyet tarzı komünizm karşısında hayâl kırıklığına uğramış olan 68’liler için Mao kült bir isimdi. Hele hele onun başlattığı Kültür Devrimi büyük beklentiler doğurmuştu. Maoculuk kurtuluş olacaktı. Ama 1970’lerden başlayarak Çin-ABD yakınlaşması, Mao’nun ardından iktidâra gelen “Cüce” Ping’in yaptıkları, nihâyet 1990’lardan sonra Çin’in hızla kapitalistleşmesi hayâl perdesini yıktı, vîrân eyledi. Gâliba mesele biraz derinlerde.

Marx’ın tespitleri ile siyâsal ve ideolojik açılımları arasında ciddî bir farklılık olduğunu eskiden beri düşünürüm. Çeşitli vesilelerle llk boyutu, yâni “tespitler” dâiresinde kalan literatürü, dünyâ üzerinde düşünmek ve onu kavramak isteyenler açısından çok katkı sağlayıcı ve kıymetli bulur; ikinci boyutun ise son derecede naif, hattâ çocuksu olduğunu düşünürüm. Diğer taraftan Marxist partiler ve örgütlerin “devrimci” iddiaları, bende daha çok karikatür tesiri bırakır. Tam aksine kendimi, Marx’ın, kapitalist dünyâ ekonomisi açısından onu “devirmeyi”, “değiştirmeyi” değil, tamamlayıcılığı temsil ettiğini ileri süren yaklaşımlara yakın hissederim. Meselâ Bakunin, Proudhon gibi muarızları, bana göre daha devrimcidir. Marx onlarla kıyaslandığında reformist, hattâ uzlaşmacı kalır. Sebeplerine bir bakalım.

Marx, husûsen gençliğindeki Proudhoncu tesirlerden arınıp katıksız bir Aydınlanmacı olan Engels’in tesiri altına girdikten sonra kapitalizmi, içerdiği tekmil menfî tarafları, insanlığa ödettiği ağır bedelleri teslim etmesine rağmen “insanlığın târihinde ileri bir aşama” olarak değerlendirmeye başlamıştır. Feodalite, kapitalizm karşısında geri bir aşamadır. Kapitalizm, angaryaya dayalı üretim tarzı olan feodaliteye göre emeği ücretlendirerek sömüren bir sistem olarak da olsa, târihsel manâda ileridedir. Fark “angarya” ile “ücretlendirme” arasındadır. İlki ilkel, diğeri ise medenî bir sömürüdür. Dahası kapitalizm ilk defâ emek gücünü yoğunlaştıran bir sistemdir. Bu da örgütlü devrimci eylemlere fırsat hazırlamaktaydı. Marx, kapitalizmi devrimci dönüşüm için zemin doğuran târihsel fırsat olarak görüyor, kapitalizmi târihin şâhitlik ettiği en büyük “fenâlık” olarak lânetleyen diğer sosyalistlere şiddetle karşı çıkıyordu. Onlar altın kıymetindeki bu târihsel fırsatı göremeyen dar görüşlü, acınası, zavallı romantiklerdi.

Marx nihâi tahlilde bir sosyalist değil, komünist olduğunu yazıyordu. Sosyalizm, ideali olarak gördüğü komünist aşamaya geçmeden evvel ödenmesi gereken bedellerin ödendiği bir geçiş evresiydi. Süreç sancılı olacaktı, ama buna değerdi. Proletarya diktatörlüğü adı altında üretici güçlerin gelişiminin engelleyen bütün “zararlılar” tasfiye edilecek, yüksek bir teknoloji ve üretim kapasitesi sağlandıktan sonra bir bolluk düzeni olan komünizme geçilecek, yüksek bir otomasyon üzerinden kafa-kol emeği arasındaki târihsel çelişki aşılacak, herkese ihtiyacına göre bir değer aktarımı sağlanacak; hâsılı bir dünyâ cenneti kurulacaktı.

Bu hatırlamalar bize Marx’ın aslında bir “devrimci” değil bir “dönüştürücü “ olduğunu ifâde ediyor. Anarşist Bakunin ileri giriştiği tartışmalar onun aslında ne kadar “muhafazakâr” olduğuna da işâret etmiyor mu? “Kötücül kapitalizmi, ayırım yapmadan bütün kurum ve kuruluşlarıyla toptan yıkmak” diyen Bakunin’e, “Yerine ne koyacağını bilmeden yıkmak, işte anarşizmin zavallılığı” diye cevap veriyordu. Düşünüyorum da, aslında ne kadar muhafazakâr bir tereddüt dile geliyor bu cümlede…

Hâsılı üzerinde değil, içinde yaşadığımız dünyâ iliklerine kadar kapitalist bir dünyâ. Reel sosyalizmler ise onun kritik yapı taşlarından, taşıyıcılarından birisini oluşturuyor. Çin tecrübesinin öğrettiği şaşılası bir durum değil. Bir târihsel sapma asla değil. Kapitalist aklın sınırları içinde son derecede anlaşılır bir tablo sunuyor bize. Kapitalizmin dinamikleri en yüksek aşamasına emeğin bastırıldığı en merkezî yapılarla ulaşmıyor mu? Bugün Çin’de izlenen tablo, 19. Asır Avrupası ve Amerika’sındaki tablolarla örtüşmüyor mu?

Şimdi buna devrimcilik denebilir mi?

Google+ WhatsApp