CHP’de olup bitenler

CHP’de olup bitenler


Bâzı açılardan CHP’nin ideolojik mânâda hayli esnek bir yapısının mevcut olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki bu esneklik başıboş bir savrulmalar olarak değil, 6 Ok’un potansiyelleri içinde gerçekleşiyor. Târihsel olarak geçirdiği dönüşümler dikkate alındığında bu durum hayli berrak bir şekilde görülebilir. CHP yükselen eğilimleri görüyor ve taşıdığı birikimi ona göre ayarlıyor. Kritik olan husus, daha kuruluş evresinde liberâllik ile devletçilik arasında yaptığı keskin tercihte yatıyor. Bilindiği üzere CHP, İzmir İktisat Kongresi veri alındığında, bidâyette liberal bir ekonomi-politik tercihte bulunuyor; lâkin yükselen dünyâ buhranı sebebiyle hızla katı devletçi bir ekonomi politikasını tâkip etmeye karar veriyordu. II. Genel Savaş sonrası dünyâda hâkim olan ve yeniden bölüşüm temelinde demokratikleşmeyi teşvik eden Keynesyen ekonomi-politik’e uyum sağlaması ise, bölünmesi üzerinden oldu. Doğrusu ben CHP-DP bölünmesini, nihâî kertede keskin bir kutuplaşma olarak değerlendirmem. Bunu, bir hâkim parti olarak CHP’nin duruma vaziyet etmesinin sancılı bir yansıması olarak değerlendiririm. “Evde kalanlar” ile “başka bir eve çıkanlar” nihâyetinde aynı “ocağın” mensuplarıydı. Aralarındaki farklılık, katılık-esneklik farkıydı. Nitekim onca küskünlüğe, kavgaya, itiş-kakışa, hattâ îdamlarda somutlaşan kanlı intikamlara rağmen, 1990’larda DYP-SHP ittifâkının kolayca kurulabilmesinin arkasındaki sebep, bidâyetteki “Ocak” birliğiydi.

CHP, 1970’lere doğru, Türkiye’de TİP’in başını çektiği sol akımı veri aldı ve evvelâ “Ortanın Solu”; daha sonra da “Sosyal Demokrasi” ve “Demokratik Sol” kavramlarıyla taçlandırdığı siyâsetleri parti siyâsetleri hâline getirdi. Esâsen, bunlar 1930’larda liberal eksenden koparak devletçiliğe evrilen tercihin çeşitlemeleriydi. Toplumsallık vurgusu, halkçılık ideolojisi vb tepeden inme devletçiliğinin yumuşatıcıları gibi çalıştı. 1980’lerin sonu ve esâsen 1990’larda ise parti âdetâ kilitlendi. Çünkü bu defâ dünyâda yükselen ve Türkiye’de ANAP’ın öncülük ettiği eğilim neo-liberalizm idi. Dikkât edelim; ANAP sâdece CHP’yi değil, onun “Ocak Kardeşi” DYP’yi de “off-side”a düşürmüştü. CHP neo-liberal hâkim siyâsetlerine karşı bir alternatif geliştiremedi. Ucuz ve beylik karşı çıkışlarla idâre etti. 1990’ların başında neo-liberalizmin toplumsal faturasının gelmesini bekledi ve doğan tepkilerin rüzgârını kullanarak “Ocak Kardeşi” ile güçlerini birleştirerek iktidâra geldi. 1990-2002 arasında Türkiye târihinin en kötü “Restorasyon” devrini yaşadı.

Neo-liberalizm sert bir dalgaydı ve Küreselleşmecilik olarak “devlet-ulus” yapılarını sarsıyordu. Kürt Sorunu ise bunun tümörleşmiş hâliydi. Sosyal demokrat parti olarak CHP’nin, kendisi dışında kalan ve daha radikal olan solu, biraz da oy hesâbıyla “himâye etme” geleneği olduğunu bilirdik. 1990’ların başında bu refleksini kullanarak, sol kozmetikli Kürt milliyetçisi milletvekillerini çatısı altına alması da bu sebeptendi. Ama bu defâ vaziyet ciddiydi. Refleksle yaptığı iş elini yaktı. Hızla devlet-ulus müdafaasına geri çekildi. Diğer taraftan RP ve AK Parti’nin yükselişini bir tehdit olarak algıladı ve bir direnç hattını da burada kurdu. Hatırlayalım bu gelişmeler partiyi yer yer MHP çizgisine yakınlaştırıyordu. CHP’yi kireçlendiren ve o mâhut %25’e mahkûm eden de bu oldu.

AK Parti ise bir kenar hareketi olarak başlayıp kahir bir ekseriyet sağlayıp merkeze geldi. Kürt kökenli seçmenden de hatırı sayılır bir destek aldı. Kürt Sorunu’nu hayli yumuşattı. Bu yumuşamayı, terörü bitiren bir finale taşımak için attığı son adım ise örgüt ve onun siyasal uzantısı olan HDP’nin uzlaşmaz ve fırsatçı yaklaşımı sebebiyle sonuçsuz kaldı. 15 Temmuz girişimi bunun üzerine tuz biber ekti. AK Parti kararını verdi ve MHP ile uzlaşarak kurduğu Cumhûr İttifâkı üzerinden safını değiştirdi. Yine dikkat edelim bu süreçte HDP’nin kendisini Türkiyelileştirmek iddiası şekillendi. Partinin başkanı Selâhattin Demirtaş’ın “beyazlaştırılması” süreci başladı. Liberal entelijansiya ile “Beyaz Türk” ertelijansiya arasındaki buzların erimesi; ki son Ak Saçlılar bildirgesinde bu çok net görülüyor, aynı sürecin parçaları olarak değerlendirilebilir. Aslında bunlar tekmil bir CHP-HDP yakınlaşmasının göstergeleriydi. Her 3 CHP’liden birisinin HDP’ye oy vermesi de bu minvâldeki öncü teşebbüslerden sayılmalıdır. Üç büyük ilde AK Parti’nin yerel seçimleri kaybetmesi, adı konulmayan ama pratikte âdetâ tıkır tıkır işleyen bu ittifâkın mahsulüdür. Son kurultayda Sayın Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşma ve de özellikle Sayın Kaboğlu’nun raporu artık gidişâtın bu yolda olduğuna işâret ediyor. “Demokratik dostlarla” yola devâm edileceği vurgulanıyor. Liberal söylemlerden esinlenmiş kavramlar seferber ediliyor. Beğenelim beğenmeyelim, Kılıçdaroğlu CHP’nin târihindeki en radikal karârı verdi: Liberalleşmek.. Neticeler ne olacak, göreceğiz…

Google+ WhatsApp