Câhil ve gerizekâlı

Câhil ve gerizekâlı


Câhil ve gerizekâlı

 

 

Liberâl düşünce ile demokratik düşüncenin uzlaşmasının, gerçek hayâtta, kâğıt üzerinde olduğu kadar kolay olmadığını söyleyebiliriz. Bâzı insanların kendilerini “liberâl demokrat” olarak tanımlaması modern dünyâda yaygın olarak gözlenen bir olgudur. Ama bu tanımlama, âdetâ bir koltuğa iki karpuz sığdırmak gibi taşınması son derecede zor olan bir durumdur. Kendilerini böyle tanımlayan insanların, pratik düzlemde ilerlerken, bu iki karpuzun birisinden vazgeçmek zorunda kaldıklarına çok sık rast gelmişimdir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Sıkıntının, “liberâl öncelikler” ile “demokratik öncelikler” arasındaki uzlaştırılması son derecede zor olan farklılıklardan doğduğunu söyleyebiliriz. Temelde bir çatlak vardır: Demokrat düşünce, “eşitlik” değerine vurgu yapıp, “özgürlük” değerini yedeğine alırken, liberâl düşünce, tam da aksine, “özgürlük” değerini merkeze alıp, “eşitlik” değerini şartlı olarak benimser. Bunun sebebi, liberâllerin önceliği “bireye” verirken, demokratların “halka” vermeleridir. İrâde ekseninden bakarsak, kaşımıza “bireysel irâde” ile “halk irâdesi” arasındaki tercih önceliğidir bu. Bu ikisinin çatıştığı yerde enerjik bir şekilde nihâî tercih, tutum ve davranışlar şekillenir. Demokratlar, ortak halk irâdesini önplâna çıkarıp, bireysel irâde ve tercihlerin farklılaşmasını şüphe ile karşılar. Liberâller ise, halk irâdesinin kabalığından ve bireysel hak ve özgürlüklerinin gelişmesini egellemesinden şikâyet etmeye başlar. Liberâl düşünce bireyi sâdece devlet gibi kurumsal iktidârlardan değil, gelenek ve inanç temelinde topluluk değerlerinden de sakınmayı esas edinir.

Liberâl değerlerle demokrat değerlerin, târihsel ayrışması, uzlaşmasından daha kolay olmuştur. Târihsel pratikte uzlaşma, II. Genel Savaş sonrasının çok özgül şartlarında, bir defâya mahsus olarak gerçekleşti ve aşağı yukarı otuz sene kadar sürdü. Bu uzlaşmanın bir tarafında “sosyal sorumsuzluğu” ile örselenen ve îtibâr kaybına uğrayan liberâlizmin, “sosyal liberâl” bir çizgiye kaydırılması yer alır. Diğer tarafta ise; bireysel hak ve özgürlüklere karşı organik topluluk baskısının en ileri formu olan ve “halk irâdesi” kavramını “halk rûhu” (Volkgeist) olarak fetişleştiren popülizm ve faşizmlerin demokrasi düşüncesinde yol açtığı tahribâtı giderme endişesi yer alır. Bu, kaba bir çoğunlukçuluk güdüsü ile güdümlenen demokrasiyi, bireyler karşısında hassas kılmayı; yâni demokrasiyi görece bireyselleştirmeyi öngörüyordu. Hâsılı, liberâlizm “toplumsallaştırılmaya”; demokrasi ise “bireyselleştirilmeye” gayret ediliyordu. Bu “nâzik” evlilik, orta sınıfların ehlileştirilmesini öngören “uyumlu” veyâ “makbûl yurttaş” ideâlinde dengeye getirilebilirdi. Nikâhı kıyan ise “sosyal devlet”ten başkası değildi.

Günümüzde liberâlizm ve demokrasi evliliği, kendisini söylemsel olarak yeniden üretmeye devâm etse de fiilen sona ermiş durumdadır. Bunu artık herkesin görmesi gerekir. Neoliberâlizm bunun temel çıktısıdır. Neoliberâlizm, içinde en berbat hâliyle sosyal darvinizmin dem tuttuğu ekonomizm üzerinden, kendisini kuşatan her türlü “toplumsal” kayd ü şarttan arındırmış durumdadır. Bu, liberâlizmin, moda tâbirle “fabrika ayarlarına” dönmesi olarak değerlendirilebilir. Aslında bu değerlendirme fazlaca yüzeyseldir. Neoliberâlizm, sâdece toplumsal sorumluluk fikrini dışlamıyor; bir üçleme olarak gördüğüm “ekonomizm”, “teknolojizm” ve “tüketim” üzerinden, bir zamanlar üzerinde taşıdığı siyâsal endişelerini de geride bırakıyor.

Bu gelişmelerin pratik neticesi, liberâl praksisin üç düzeyde de faşizme evrilmesidir. Faşizm, en temelde, siyâsal âletler mârifetiyle insansızlaştırmayı hedefler. Onun organik soyutlamaları insansızlaştırmayı başarmaya mâtuftur. I. ve II. Genel Savaşların ikliminde, faşizmler, insansızlaştırmanın siyâsal örüntüsünü ortaya koydu. Neoliberâlizmin faşizme evrilmesi ise bambaşka bir yol; “a politik” ve “inorganik” bir yol tâkip ediyor. Ekonomizm, teknolojizm ve tüketim, târihin insansızlaştırılmasına hizmet ediyor. Kullandığı dil daha çok “kültürel.” Bu kültürel dilin merkezine koyduğu değer ise, tuhaf bir şekilde “kayıtsız zekâ.” “Kayıtsız zekâ” —buna hinlik ve cinlik de diyebilirsiniz— günümüzde en büyük yargıç hâline gelmiştir. Bunu akıl ile karıştırmamak en doğrusu. Meselâ eski bir alışkanlıkla hâlâ kullansak da, ekonominin bir aklı yok; zekâsı var. Teknolojinin ve tüketimin de öyle. Zekâ, zihin dünyâmızın, belki en dinamik, ama o derecede de en hesapsız, en dengesiz, en uçarı şûbesi. Ele avuca sığmıyor, hiçbir tartıya gelmiyor. Kendi kendisinin amacı hâline gelen bu uçarı ve uçucu şûbe, sığlığını kültürel “show room”larında bir “show business” hâline dönüştürmüş durumda. En dikkât çekici göstergesi ise belli yüzdelerle anlattığı “aptallık” endeksleri. İnsanların şu kadar yüzdesinin “aptal”, “ geri zekâlı”, “sürü” ve “câhil” olduğunu ilân etmek… Bir zamanlar, bireyselleşmiş insan ideâlinde derinlikler arayan liberâlizmin en ucuz versiyonu bu...

Medeniyet ne hâzindir ki, neo-liberâlizmin meydan okumalarıyla, vasatlara tutunmuş demokratizmler arasında hâlli zor bir akıl tutulması yaşıyor. Bakalım, ne olacak…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp